İnsanı afallatan bir hikaye: Küba Devrimi

Kübalı dostlarımıza ne zaman ülkeleriyle ilgili bir soru sorsak son derece kapsamlı ve mutlaka tarihsel göndermelerle dolu bir yanıt alırız. Kübalıların kendi tarihleriyle çok sıkı bir ilişkileri vardır. Bu güçlü tarih bilincinin kökenlerine indiğimizde Küba Devriminin Ada tarihiyle ustalıkla kurduğu özgün bağı keşfederiz.

Küba Devrimi her zaman merak konusu oldu. ABD’nin arka bahçesinde, o güne kadar ABD kıtadaki varlığını tehdit eden tüm ilerici çıkışları kanla bastırmışken gerçekleşebilmiş olması bütün dünya için, kıta halkları ve ABD’nin kendisi için büyük bir sürprizdi. Gerçekleştikten sonra dünyadaki örnekleriyle kıyaslandığında son derece sancısız biçimde radikalleşmesi ve sosyalist bir karakter kazanması da merak konusu oldu. Bugüne dek nasıl olup da ayakta kalmayı becerdiği de hep sorulageldi. ABD’nin doğrudan işgal girişimi dahil her türlü saldırganlığına göğüs gerebilmiş olması, bir sürü badireyi atlattıktan sonra en son Sovyetler Birliği’nin desteğinden mahrum kaldığı Özel Dönem’in buhranlı yıllarından da sağ salim çıkması, bunca yıl sonra hala son derece dinamik bir halk desteğine sahip olması, Fidel’in yüzlerce suikast girişiminin hiçbirinde öldürülememiş olması, kendisi gibi önderi de dokuz canlı olan bu devrimle ilgili merakı fazlasıyla kamçılıyor.

Küba Devrimi’nin yukarıda sayılan yönleri ve bunların akla getirdiği sorular geçtiğimiz aylarda ülkede başlayan dönüşüm süreciyle birlikte yeniden gündeme geldi. Büyük oranda ekonomik düzenlemeleri kapsayan bu dönüşüm sürecinin önemli toplumsal sonuçlarının da olması kaçınılmaz gibi görünüyor. Bizim Amerika sayfalarında Küba’nın bu süreçten alnının akıyla çıkacağına olan güvenimizi ilan ederken bu güvenin kaynaklarına inmeye ve pek çok boyutuyla Küba Devrimi’nin başlangıcından beri çeşitli gündemlerini ele almaya çalıştık. Ekonomi ve planlama, emeğin örgütlenmesi, ABD ablukasına direniş, Özel Dönemin zor koşullarında ayakta kalma mücadelesi ve tüm bu süreçlerde Devrimi Savunma Komiteleri gibi halkın katılımını güvence altına alan örgütlenmelerin analizine sayfalarımızda yer verdik. 52 yıllık Devrim tarihinin her aşamasında, Kübalıların ABD emperyalizminin zorbalığı ve çeşitli uluslararası siyasi ve ekonomik basınçlar altında sosyalizmi ilerletmek adına hep arayış içinde olduklarını gördük. Bu arayışların dönem dönem cesur kararlara dönüştüğünü, ortaya çıkan risklerin sorumluluğunun bütün bir toplum tarafından üstlenildiğini gördük. Bunun başarılmasında Devrim’in siyasi önderliği ile halkın mükemmel iletişiminin, hep konuşan, sesli düşünen, tepkisini ortaya koymaktan çekinmeyen Küba halkının müthiş dinamizminin yaygın toplumsal örgütlenmeler kanalıyla büyük bir enerjiye dönüştürülmesinin payı büyük.

Söz konusu olan Küba Devrimi’nin kalıcılığı ve gerisine asla düşmediği bağımsızlık ve sosyalizm gibi eşikler olunca; devrimci önderliğin cesareti, kararlılığı ve Küba halkının direngenliği olunca Devrim’e ilişkin daha derin bir kavrayış geliştirebilmek için tüm analizlere bir de devralınan tarihsel mirası anlama çabasını eklemek gerekiyor. 52 yıldır Küba önemli siyasi ve iktisadi sonuçlar doğuran onca tartışmaya ve değişime rağmen bazı prensiplerden asla ödün vermeyen bir ülkeyse, bu prensiplerin oluşmasında ve kalıcılaşmasında Devrim öncesi uzun mücadele tarihinin rolünü teslim etmek gerekir. Küba Devrimi’nin yazılarımızda anlattığımız tüm parlak başarılarına eklenebilecek bir başka başarı da bu tarihin hakkını vermesi, devraldığı mirası yeniden üreterek geleceğe taşımakta olağanüstü bir ustalık sergilemesidir.

Tarihsel miras
Küba’da yaklaşık iki asırlık modern mücadele tarihi boyunca, atılım ve geri çekilmelerin salınımları arasında mücadelenin sürekliliğinin sağlanabilmiş olmasında kuşaklar arası sağlıklı iletişimin, geri çekilme dönemlerinde bile belirli bir birikimin heba edilmeden aktarılabilmiş olmasının payı büyük. Öyle ki, 1895 devrimciliğinin özü, ABD işgalini takip eden yıllardaki büyük kafa karışıklığı ve örgütsel dağınıklığa rağmen yeni bir siyasi ve ideolojik atmosferde boy atan 1920’lerin devrimciliğine aktarılabilmiş; 1930 devrimi, 1959’u yaratan bir sonraki kuşağın devrimine hem ideolojik motifler hem de siyasi program bakımından pek çok şey devredebilmişti. Her devrimci atılım kendinden bir öncekini aşarak daha radikal bir tona sahip olmuş ama belirli bir öz hep korunmuştu.

Daha 1868’deki ilk atılımında azat edilmiş zenci köleleri saflarına alarak eşitlikçi ve halkçı karakterini belli etmiş olan Küba’daki kurtuluş mücadelesi egemen sınıfların zaten gönülsüz bindikleri mücadele gemisini terk etmeleri ve kaderlerini ABD ile birleştirmeleriyle giderek sınıfsal açıdan homojenleşti ve daha radikal kurtuluş projelerine doğru yelken açabildi. Adada sosyalist fikirler 1920’lerden itibaren daha fazla önem kazanmış, isyankar Kübalı kimliğinin anti-emperyalist, halkçı, aydınlanmacı, ahlakçı, kolektivist yönleriyle kuvvetli bir etkileşime girebilmişti.

Küba’da önce ahlaki çöküntü içindeki İspanyol sömürge yönetimine, ardından akıldışı boyutlarda yolsuzluğa batan ABD kuklası hükümetlere karşı büyüyen öfkenin bir ifadesi olarak ‘dürüstlük’ çağrısı ve ahlakçılık siyasi kültürün vazgeçilmez bir parçası haline gelmişti. Zorlu mücadele dönemleri boyunca örgütsel zaafların, zaman zaman küçük hesaplarla bozulan ve dağılan birliğin ölümcül sonuçlar doğurmuş olması Kübalılarda güçlü bir birlik ve kolektivizm bilincinin doğmasını sağladı. Böylece ahlakçılık ve güçlü bir kolektivizm Küba devrimciliğinin en özgün yanları olarak Küba sosyalizmine de rengini çaldı.

Kıtada ABD yeni sömürgeciliği ile en erken tanışan ülke olma özelliğini taşıyan Küba’da oldukça erken bir safhada ve İspanyol sömürgeciliğinden ABD egemenliğine geçmenin acısıyla olağanca gücüne ve yaygınlığına kavuşan anti-emperyalist bilinç Küba devrimciliğinin en ayırt edici yönlerinden biri oldu. Yüzyıl başında ABD önce resmi işgal, ardından kukla yönetimlerle adadaki fiili varlığını güçlendirirken, Kübalıların belli kesimleri yeni sömürgeci efendinin ‘miskinliği nedeniyle bağımsız olmaya hazır olmayan’ bir halk yakıştırmasını benimsemiş, ancak çok geçmeden bu yakıştırmaya isyan eden başka bir Kübalı kimliği yeniden hayat bulmuştu. Bu kimliğin emekçi halkın neredeyse tamamı tarafından benimsenmesi Batista 1952’de diktatörlüğünü ilan ettikten sonra gerçekleşti. Yüzyıllardır imparatorlukların egemenlik haklarını hiçe sayarak sonunda koskoca bir genelev ve kumarhaneye çevirdikleri ülke geri dönüşsüz isyanını başlatıyordu.

Fidel’in 1953’te Moncada Kışlası Baskını mahkemesi sırasında yaptığı tarihi savunma geçmişle geleceğin bağını tarihsel bir anlatı içinde kuran en etkileyici yapıtlardan biridir. ‘Tarih beni beraat ettirecektir’ sözleriyle sonlanan ve kanlı diktatörlüğün bütün suçlarını mahkeme yargıçlarının yüzüne vuran savunmada ada tarihine yapılan göndermeler önemli bir noktaya işaret eder. Sömürücüler farklı adlarla ve farklı biçimlerde nasıl yüzyıllardır sömürmeye devam ediyorlarsa, Kübalılar da mambi* savaşçılarından miras aldıkları isyancı özü koruyorlardı. (2) Kübalı devrimcilerin başlıca kılavuzlarından biri haline gelen bu savunma ile Jose Marti’nin daha 18 yaşında İspanya’da sürgündeyken kaleme aldığı ‘Küba’daki Siyasi Hapishane’ broşürü arasındaki ruh birliği hemen göze çarpmaktadır. Fidel’in savunmasındaki aynı meydan okuma, ‘yapabiliyorsanız ilan edin, yasaklayın, onaylayın’ sözleriyle seslenerek biten bu broşürde de vardır. (3) Bu meydan okumalar, kuşaklar boyunca canlılığını ve sürekliliğini korumuş, adaletsizliğe isyan eden ve hakkını arayan Kübalı imgesinin en sarih ifadeleridir. Bu imge on dokuzuncu yüzyıl bağımsızlık mücadelelerinde karşımıza bir mambi savaşçısı olarak, 1920’lerin sonunda bütün Latin Amerika’nın göz bebeği haline gelen öğrenci hareketinin bir mensubu olarak ve 1950’lerde dağlarda Batista ordularına karşı mücadele eden bir ‘sakallı’** olarak çıkabilir.

Devrim, mücadele mirasını devralırken
1950’lerin sonuna gelinirken 1930’ların devrimci sürecinden doğrudan miras kalan parti ve örgütler belirli bir yıpranma yaşamış, inandırıcılıklarından ve güvenirliklerinden çok şey yitirmişlerdi. Batista’nın diktatörlüğünü resmen ilan ettiği 1952’den sonra toplumsal ayaklanma geri döndürülemez hale gelmişken ‘isyancı Kübalı kimliği’ yeni önderlerini arıyordu. Jose Marti’nin yüzüncü doğum gününün sembolik anlamının özellikle gençlik tarafından fazlasıyla önemsendiği 1953 yılında o güne kadar adı sanı duyulmamış bir grubun gerçekleştirdiği Moncada Kışlası baskını biraz da bu arayış nedeniyle büyük bir önem kazandı. Adını bu baskının tarihinden alan 26 Temmuz Hareketi siyasi olarak yeni ve yıpranmamıştı; önderliği bakımından ‘insanı afallatıyordu’;*** ve kararlı eylemleriyle halkın kısa zamanda umudu haline gelmeyi becerebilmişti.

Geçmiş mücadelelerle gelecek arasındaki bağı kurmuş, Küba’nın özgürlük mücadelesinin siyasi ve ideolojik renklerini de yeni döneme taşımayı başarmıştı. 1959’dan itibaren devrim hızla radikalleşirken, bu radikalleşmenin önüne hiçbir ‘ılımlı’ siyaset çıkamadı. Sadece 26 Temmuz’un temsil ettiği devrimcilik değil, sosyalizm de giderek alternatifsizleşmişti. Geçmişte yaşanan bozgunların yeniden yaşanmaması için eski düzenden kesin bir kopuş gerekiyordu. Küba halkının bağımsızlık, eşitlik ve adalet özlemlerinin mantıki sonucuna taşınması için sosyalizm şarttı. Sosyalizm zaten uzun süredir ‘isyancı Kübalı kimliği’ ile iletişim halindeydi ve en başta Fidel olmak üzere Devrim’in önderleri sosyalizmin halka anlatılması konusunda büyük bir beceri sergilemişlerdi.

Devrimle birlikte, isyancı Kübalı kimliği, güçlü tarihsel bağlarına titizlikle sahip çıkılarak, güçlü bir enternasyonalizm aşısıyla sınıfsal ve ırkçı önyargılardan kurtarılarak giderek daha rafine bir sosyalist kimliğe dönüştürüldü. Bu kimlik kaderlerini ellerine alan ve devrimin parlak başarılarının altında imzası olan Kübalıların kimliğiydi. Küba Devrimi’nin bazıları için şaşırtıcı olan dayanıklılığında bu kimliğin canlılığının, kalıcılığının ve üretkenliğinin payı büyüktür.

ABD’nin görmek istemediği
Amerika Birleşik Devletleri ülke halkının elinden özgürlüğünü çaldığı 1898 yılından beri Kübalıların bütün bağımsızlıkçı çıkışlarını sıfır ödün politikasıyla karşılamıştı. Kendi topraklarından asla ayırmadığı Ada’nın 1959’daki büyük ‘ihanetini’ affetmedi. Küba Devrimi’ni boğma girişimleri hemen hemen devrimin gerçekleşmesiyle eş zamanlı başladı. İlk şoku atlattıktan sonra, o güne kadar konvansiyonel olarak başvurduğu komplo, şantaj, tehdit, fiziki şiddet gibi yöntemlere sarıldı. Devrimden sonra getirdiği ekonomik kısıtlamalar ve tarımsal üretimi hedef alan sabotajlarının ardından açlığa mahkum ettiği Küba halkının, ilk işgal girişiminde kendisine kucak açacağını düşündü. (4) Küba hesaplarını ilk kez 1961’de Domuzlar Körfezi’nde bozdu. Küba hesapları bozdukça, ABD daha ‘derin’ analizlere girişti. Ancak bulmak istediği standart yanıtlar vardı. Bu yanıtları aradığı için yaptığı analizler geçerlilik kazanmadı.

Bazı gerçekleri ısrarla görmek istemedi. Görmek istemedikleri arasında Kübalıların en başından beri kendisinin ülkedeki varlığına karşı öfke duymaları vardı. Sonra, Küba kendinden fersah fersah büyük işgalci güçlerin üzerine cesaretle yürümek konusunda önemli bir deneyim biriktirmişti. Modern İspanya Ordusu’nun namluları üzerine macheteleri**** ile yürüyen mambi savaşçılarından çok şey öğrenmişti Kübalılar.

ABD yıllar yılı, karşıdevrimci çetelere milyarlarca dolar akıttı. Bunların Kübalıların aklını çelebileceğini düşündü. Hâlbuki kaderini ABD’ye bağlamış Kübalılarla bunu bir aşağılama kabul eden Küba halkının büyük bölümü arasında tarihi çok eskilere dayanan bir kan uyuşmazlığı vardı. Küba’nın bağımsızlık tutkusu kadar eski bir tarihti bu; ve sıkıntıları ne kadar büyük olursa olsun Kübalıların ABD beslemelerinin peşine takılmalarını önleyecek kadar acı anılarla dolu bir tarihti.

Açlıkla terbiye etmek istedi; oysa Küba elindeki kısıtlı kaynak ve olanakları alın teriyle harekete geçirerek ürettiği ile yetinmeye çoktan razıydı. Ne de olsa Devrim’e kadar yıllarca ABD sermayesinin sömürüsü sayesinde açlığın gerçekte ne olduğunu öğrenmişlerdi.

Koskoca Sovyetler yıkılırken bu minik adanın sosyalizmde ısrar edebileceği düşünülemezdi bile. Bir anda Küba’da Devrim sonrası pusulanın sosyalizme döndüğü dönemde üretilen tezler gündeme geldi. Bu bir ‘komünist komplo’ydu ve bu işte Sovyetler Birliği’nin parmağı vardı. Sovyetlerin yarattığı Küba sosyalizmi onunla birlikte tarihe karışacaktı. Fidel’in ‘Devrim palmiye ağacı kadar Kübalıdır’ sözünü ciddiye almadılar. Bu sefer görülmek istenmeyen gerçek, Küba’daki özgürlük mücadelesinin siyasi ve ideolojik motifleri ile sosyalizmin idealleri arasındaki örtüşmeydi. Küba özgürlük mücadelesinin yolları daha yüzyılın başlarında sosyalizmle kesişmiş; Nisan 1961’de Fidel Devrim’in sosyalist karakterini açıklarken, Küba halkı bunu büyük bir doğallıkla benimsemişti. Sadece Küba’nın değil, bütün bir kıtanın uzun ve zorlu deneyimleri, herhangi bir ‘ara yol’ arayışının büyük güçlüklerle elde edilen bağımsızlığın bir kez daha elden kaçırılmasına neden olacağını Kübalılara göstermişti.

Küba Devrimi cesur atılımlarla ilerledi. Belli riskler barındıran her dönemde ABD, Devrim’i yok etme çabalarını yoğunlaştırdı. Erken heyecana kapıldı. Emperyalist basın tıpkı bugün olduğu gibi ‘müjdeyi’ erkenden verse de, sonuç onlar açısından hayal kırıklığı oldu.

Devrim yoluna devam ediyor
Bugün Devrimi gerçekleştiren, sosyalist kuruluşun ilk evrelerinin cefasını çeken ama aynı zamanda Devrim’in bir insanın hayatında yaratabileceği radikal değişikliğin boyutlarına bizzat tanık olan kuşakların fiziki varlığı sona eriyor. Küba’da artık pek çokları Devrim öncesi hayatı ve Devrim’in toplumsal hayatta yarattığı muazzam dönüşümü kendilerine aktarıldığı kadarıyla biliyorlar. Bugün Küba önderliği Devrim’i geleceğe taşıyacak olan ve bugün daha iyi bir hayat arayışı içinde olan genç kuşağı yeni döneme hazırlama sorumluluğunu yerine getirmek için var gücüyle çalışıyor. (5) Küba bu bakımdan aynı zamanda bütün geçiş dönemlerinde olduğu gibi ideolojik mücadelenin olağanüstü önem kazandığı bir dönemden geçiyor.

Küba’daki özgürlük mücadelelerinin devrimle taçlanmasında kuşaklar arası geçişkenlik büyük rol oynamıştı. Gelen her yeni kuşak kendi içinden geçmiş deneyimlerin bilgisiyle daha fazla yüklü, daha öfkeli ve siyasi olarak daha radikal kahramanlar çıkardı. Kıskançlıkla sahip çıkılan tarihsel miras ulaşılan bazı eşiklerden asla taviz verilmemesini sağladı. Bu eşikler en sade ifadesiyle bağımsızlık ve sosyalizmdi. Küba’da Devrim'i var edenler bağımsızlığı koruma ve sosyalizmi ilerletme misyonunu devrederken, en büyük güvenceleri tarih bilinciyle yetiştirdikleri sosyalizmin çocukları…

Gözde Kök

*mambi: Küba’nın 19. yüzyıl bağımsızlık mücadelelerinde İspanya Krallığı’na karşı savaşan Kübalı savaşçı
**sakallı: Sierra Maestra’da Batista askerlerine karşı savaşan gerillalara halkın verdiği isim.
***Nazım’ın Havana Röportajı’nda Fidel için kullandığı ifade. Bu hatırlatma ve yazıya katkıları için Tezcan Abay’a teşekkürler.
****machete: bkz. http://haber.sol.org.tr/yazarlar/yigit-gunay/efsanevi-bir-devrimci-sembo...

(1) Castro, F., “History will absolve me”, http://www.marxists.org/history/cuba/archive/castro/1953/10/16.htm
(2) Shnookal D., Muniz M. ed., Jose Marti Reader, Ocean Press, Melbourne, 2001
(3) Saraçoğlu E., “ABD-Küba ilişkileri: soykırıma varan bir savaş ya da bir Küba destanı”, http://haber.sol.org.tr/bizimamerika/abd-kuba-iliskileri-soykirima-varan...
(4) Devrimci önderliğin genç kuşaklara verdiği önemi anlamak açısından Raul Castro’nun 18 Aralık 2010’da Küba Parlamentosu’nda yaptığı konuşma çok öğreticiydi: http://www.cubanradio.cu/index.php/news-on-the-radio/29-presentations-an...

Ayrıca bkz:
Alarcon R., The Long March of the Cuban Revolution, Monthly Review, 2009, p. 14-27
Kapcia A., Cuba: Island of Dreams, Oxford University Press, New York, 2000
Navarro C., Küba Tarihi: Bir Halkın Biyografisi, çev. A. Somel-G. Kök, Yazılama, İstanbul, 2008
Perez L. A., The Calculus of Nation in the Cuban Revolution, Diplomacy and Statecraft, Vol. 20, 2009, p. 229-235
Raby, D. L., Demokrasi ve Devrim: Günümüzde Latin Amerika ve Sosyalizm, çev. E. Günçiner, Yordam Kitap, İstanbul, 2006