Turgay Develi
İki eşik, tek tarihsel sorumluluk
Yayın Tarihi: 28.07.2026 , 23:31 Güncelleme Tarihi: 29.07.2026 , 00:02
Türkiye, önümüzdeki dönemde yalnızca günlük siyasetin dengelerini değil, birlikte yaşama biçimimizi de belirleyecek iki önemli tartışmayla karşı karşıya kalacaktır: Bir tarafta yeniden gündeme taşınan yeni anayasa arayışı, öte tarafta ise Cumhuriyet’i kuran siyasal iradenin örgütlü ifadesi olan Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeni yönetiminin bu konu da dahil nasıl bir gelecek tasavvuru olduğu ve bunu gerçekleştirmek için de nasıl bir yol izleyeceği.
Anayasa konusunda bugün ortalık görece sessiz olabilir. Fakat bu sessizlik, konunun önemsiz olduğunu değil, tarafların hesaplarını ve hazırlıklarını sürdürdüğünü gösteriyor. Bu açıdan, meseleyi, kararlar verilip pazarlıklar tamamlandıktan sonra değil, şimdiden tartışmak gerekir. Çünkü anayasa maddeleri, o metnin hangi siyasal ihtiyaçtan doğduğu, kimlerin arasında hazırlandığı ve kimin geleceğini güvence altına almayı hedeflediği açısından belirleyicidir.
İktidarın izlemesi muhtemel yol giderek belirginleşiyor. Önce çözüm sürecinin hukuki çerçevesini oluşturacak düzenlemeler Meclis gündemine gelecek, ardından bunların bir bölümünün anayasal güvenceye bağlanması tartışılacaktır. Tartışılan başlıkların başlıcalarını, yurttaşlık, kültürel haklar, yerel yönetimler, siyasal temsil ve devletin yapısı olarak sıralayabiliriz.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bu süreci yalnızca Kürt meselesine kalıcı bir çözüm bulma arayışı olarak değerlendirdiğini söylemek güç. “Sivil ve özgürlükçü anayasa” çağrıları, yürütülen çözüm arayışıyla birlikte okunduğunda, Erdoğan’ı yeniden Cumhurbaşkanlığı koltuğuna taşıyabilecek siyasal ittifakların zeminini genişletme hesabı olarak görülmelidir. Bu nedenle yeni anayasa arayışını, yeniden adaylık ve mevcut iktidar düzeninin devamı hedeflerinden bütünüyle bağımsız ele almak gerçekçi değildir.
Yeni anayasa belirli taleplerin karşılandığı, karşılığında iktidarın siyasi destek aldığı bir alışveriş belgesine dönüştürülemez. Cumhuriyet’in demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti niteliği, seçim hesabının konusu yapılamaz. Anayasa, iktidarın yetkilerini genişletmek için değil, yurttaş haklarını korumak ve toplumsal birliği/barışı güçlendirmek için hazırlanmalıdır.
Bu noktada CHP’nin sorumluluğu herhangi bir muhalefet partisinin sorumluluğundan farklıdır. Çünkü CHP, masa başında hazırlanmış sıradan bir seçim örgütü olarak doğmadı. Anadolu ve Trakya’daki yerel direniş hareketleri, Sivas Kongresi’nde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti çatısı altında birleşti; bu örgütlü irade Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açtı, Millî Mücadele’yi yürüttü ve Cumhuriyet’i kurdu. Halk Fırkası’nın kuruluş anlayışı, millî egemenliğin halk tarafından ve halk için kullanılmasına, Türkiye’nin çağdaş bir devlet düzeyine yükseltilmesine ve hukukun bütün kuvvetlerin üzerinde egemen kılınmasına dayanıyordu.
Bu tarih, CHP’ye Cumhuriyet üzerinde bir mülkiyet hakkı vermez; elbette Cumhuriyet bütün yurttaşlarındır. Ancak kurucu siyasi örgüt olmak, partiye herhangi bir genel başkanın, belediye başkanının, milletvekilinin ya da yöneticinin kişisel geleceğine göre değişmeyecek bir görev yükler. Koltuklar geçicidir; kurucu sorumluluk kalıcıdır. CHP yönetiminin görevi, Cumhuriyet’in laik, bağımsız, halkçı, kamucu ve devrimci kolonlarını korumak; iktidarda değilse bunların aşındırılmasına karşı demokratik, hukuki ve toplumsal direnci örgütlemektir. Bu nedenle CHP’nin tarihsel rolü, yalnızca iktidarın hatalarını saymak ya da onun yerine daha düzgün bir yönetim vaat etmekle sınırlanamaz. Türkiye’nin ihtiyacı çağdaş, laik, planlamacı, bağımsız ve cumhuriyetçi bir devlet düzeni ile ülkeyi bu hedeflere/iktidara taşıyacak gerçek bir siyaset iradesi ortaya koymaktır.
Elbette Cumhuriyet, tek partiye mahkûm ya da emanet edilmiş bir rejim değil, siyasal çoğulculuğun ve serbest seçimlerin güvencesi olmak zorundadır. Aynı hedef iddiasında, CHP’den farklı siyasi partilerin, düşüncelerin ve örgütlerin bulunması doğaldır. Tarihin çeşitli dönemlerinde Halk Partisi’nden farklı yolları tercih edenlerin bulunması da şaşırtıcı değildir. İnsanlar ayrılabilir, yeni partiler kurabilir, başka siyasi seçeneklerin peşinden gidebilir.
CHP’nin ayırt edici olarak tarihsel varlık nedeni Cumhuriyetin muhafızlığıdır. Çünkü CHP herhangi bir siyasi marka değildir. Onun tarihsel zemini, emperyalizme karşı verilmiş bir bağımsızlık savaşıdır. Kurduğu devlet, cetvelle çizilmiş bir sömürge idaresinden değil, parçalanmak istenen bir ülkenin halkının örgütlü direnişinden doğmuştur. Bu mücadele, tebaanın yerine ulusu, kulluğun yerine insan onurunu, ümmet bağının yerine eşit yurttaşlık hukukunu koymuştur.
Cumhuriyet’i yalnızca geçmişte yaşanmış bir kurtuluş destanı olarak anmak ise yeterli değildir. Onu korumak; yurttaşın ekonomik bağımsızlığını, emeğin hakkını, laik eğitimi, kamusal hizmetleri, hukuk güvenliğini ve halkın yönetime katılma imkânlarını korumayı gerektirir. Tam da bu nedenle, yeni anayasa, sermayenin hareket özgürlüğünü genişletirken emeğin örgütlenme hakkını zayıflatıyor, mülkiyeti korurken barınma, eğitim, sağlık ve sosyal güvenlik haklarını temenniye dönüştürüyorsa halkın anayasası olamaz.
CHP ve ülkemiz, 24 Ocak kararlarından 12 Eylül sonrasındaki neoliberal dönüşüme, Gümrük Birliği’nden Uluslararası Para Fonu, Dünya Bankası ve Kemal Derviş düzenlemeleriyle çok uzun zamandan bu yana ideolojik politik bir kuşatma altında. Şimdi de içeriden açılan gediklerle ortaya çıkan bu kopuşlara verilecek yanıt, piyasacı aklın içinde erimeyi reddederek, halkçılığı ve devletçiliği yeniden ayağa kaldıracak ekonomi politik hattı yeniden inşa etmekten geçiyor.
Tarih, ortak siyasal değerlerini yitiren toplumların ağır çatışmalara ve büyük yıkımlara sürüklenebildiğini gösteriyor. ABD'nin kurucu babalarından ve üçüncü Başkanı Thomas Jefferson’ın, ABD'nin kuruluşundan kısa zaman sonra çıkan bir isyanla ilgili olarak söylediği meşhur bir lafı vardır: "Özgürlük ağacı, zaman zaman vatanseverlerin ve tiranların kanıyla sulanmalıdır." Bugün artık bu yaklaşımı kabul etmek ya da yüceltmek değil, aşmak zorundayız. Yirmi birinci yüzyılda asıl sorumluluk, özgürlüğü korumak için insanların kan dökmek zorunda kalmayacağı güçlü demokratik kurumları, hukuku ve örgütlü yurttaş iradesini kurmaktır.
Dolayısıyla, Türkiye’nin önündeki tercih, barış ile Cumhuriyet arasında değildir. Asıl görev, Cumhuriyet’in temeli olan, yurttaşlık, halk egemenliği ve sosyal adalet temeli kazanımlarından şaşmamaktır. Kimlik ve mezhep temelli argümanlarla soslanmış yeni bir yeni anayasa ile bir kişinin siyasi geleceğini güvenceye alma arayışı, bütün yurttaşların ortak geleceğini tehlikeye atmamalıdır.
Bu açıdan, ülkemizin (ve CHP’nin de) gerçek gündemi, bir oldu bittiyle getirilebilcek anayasa karşısında Cumhuriyet’in temel niteliklerini koruma görevidir. Bu görev başarıyla sürdürüldüğü sürece günlük/dönemsel ayrışmalar/tartışmalar aşılabilir; fakat kurucu sorumlulukta gösterilebilecek en küçük zaaf yıkıcı olur.
Tüm bu değerler bütününün sinir sistemi olan Cumhuriyet’in muhafızlığı da makamdan önce onuru, kazançtan önce vicdanı, kişisel gelecekten önce halkın ortak geleceğini savunabilme iradesinde anlam kazanır. Buradaki ölçü ise, yürünmüş yolun temizliği, ödenmiş bedelin haklılığı ve halka karşı taşınan sorumluluğun ağırlığıdır.