Kötü bir yazı

25/07/2015 Cumartesi
Kötü bir yazı

İki haftada bir, içten, insana dokunan, etkili ve çeşitli durumlara, öncelikle de psikiyatriye uzanan yazılar yazıyorum. ‘İyi’ yazılar yazmaya çalışıyorum, ardı arkası kesilmeyen bir sürü ‘kötü’ durum için. Ama bu hafta aklımdan ‘iyi’ bir yazı, ne yazık ki çıkmadı, çıkamadı. Öfke, üzüntü, acı engel oldu. Birçok şeye karşı öfkeli ve bir çok insan için acılıyım.

Bu nedenle sadece bazı gözlemlerimi not almaya karar verdim; gözlemin duygusuzluğuna sığınarak. ‘Büyük siyaset’e girmeden ama her olayın ancak ve ancak büyük siyasetin içinde anlamını bulabileceğini de akılda tutarak.

Gözlemlerim ise daha çok tavırlar, duygular, söylenenler ve de yazılanlara dair. Öncelikle en azından toplumun bir kesiminde bir ‘zihin değişimi’ olduğunu düşündüm. Bu değişimde ana akım medyanın ve siyasi iktidarın da etkisi var ama yine de toplumsal olaylar, durumlar karşısında gittikçe daha görünür hale gelen baskın bir “ruh hali” var.

Çok değil, şurada 10 yıl önce öğrenciler, örgütlü insanlar, hakkını arayanlar, sükuneti bozanlar dövüldüğü, öldürüldüğü ya da başlarına işkence dahil türlü acımasızlıklar geldiği zaman, baskın ya da ortalama tepki “hak etmişlerdir” olurdu.

Görünen o ki bu tepki değişmişe benziyor. İnsanlar, ‘olağan koşullarda’ örgütlülükleri, siyasi aidiyetleri, düşünceleri, yaptıkları eylem ve etkinlikleri sorgulanacak kişileri sahiplenebiliyorlar, onlara üzülüyorlar ve hikayelerini çok da uzak bulmuyorlar. Toplumun önemli bir kesimi için en azından bir takım düşünceler, etkinlikler korkulacak, uzak durulacak durumlar değil artık. Artık kolayca ‘hak etmişlerdir’ denemiyor.

Toplumun zihin halinde değişim yaşanırken egemen basın ve yayının, egemen iktidar yapısının performansı ise göz kamaştırıcı açıkçası. En acı, en gaddar olayda bile kendi doğrultularına alan açacak, kendi önlerini, yollarını açacak bir yön bulabiliyorlar, yaratabiliyorlar ve bunu o kadar kısa sürede yapıyorlar ki. Doğal bir varoluş gibi, toprakta kendiliğinden yetişen bir bitki gibi toplumsal olayların içinde hemen yer-yön tayin ediveriyorlar.

Acı bir olay karşısındaki hızlarını ilk kez 99 depreminde görmüştüm. Koca bir toplum yaşanan olayın, binlerce kaybın şoku içindeyken onlar mecliste yasaları tek tek geçirme, gazetelerde düzeni doğrultma işlerine çoktan dalmışlardı bile. Sanki “deprem olsa da önümüzde birken işleri hallediversek” demiş gibilerdi.

Yine öyle oldu. Çok hazırlıklıydılar. Hemen kendi programlarını dayattılar, köşelerinde, televizyon konuşmalarında, açık oturumlarda. Ve üstüne bir de muhalefet edecek, karşı çıkacak, “Bu gaddarlıkta bir terslik var” diyecek herkese de “şimdi birlik, beraberlik zamanı; ortak tavır almalı”yı dayadılar. Kendileri kendi bildiklerini net biçimde yapmaya koyulurken diğer herkesi net olmamaya çağırdılar.

Çok titizdiler. Olağan koşullarda, öğrencilerin, hakkını arayanların, mücadele edenlerin ait oldukları örgütlerin adlarını dahi ağızlarına almazlar, yok sayarlar. Olmadı o insanlarla, o örgütlerle dalga geçerler, “marjinal, küçük, ufak, ütopik vb.” diye. Hiç olmadı, örgütlerin, partilerin, sendikaların ismini bir şekilde yanlış telaffuz etmeyi başarırlar.

Ama bu sefer gösterdikleri dikkat ve özen takdire şayandı. Daha ilk dakikalardan itibaren etkinliği düzenleyen derneğin adın hiç şaşırmadan, saklamadan verdiler. Kısaltmasında bile şaşırmadılar (SDGF, SFDG, SFGD de yazabilirlerdi ama hiçbir yerde yanlış yazmadılar). Sanki hepimizden daha hazırlıklıydılar.

Bir de ‘yas’ meselesi var. Bizim olan ve bir de ‘ulusal’ olması istenen. 

Zor konudur yas; psikiyatrinin emniyet supabı gibidir. Çetrefilli durumlar karşısında zevahiri kurtarmanın yoludur ‘yas’ kavramı. Psikiyatride ne zaman belirtileri ya da kişinin yaşadığı zorlukları açıklamakla ilgili bir zorluk olsa “kayıplarınızın yasını tutamıyorsunuz” gibi bir yere sığınırız.

Yas, durumun anlaşılamayan yanlarını örtüverir ve böylece kişinin durumu karşısındaki çaresizliğimizden de bizi kurtarır. Ya da öyleymiş gibi yaparız; karşımızdaki kişiye de doğrudan ya da dolaylı olarak bunu vermiş oluruz. En azından anlaşılamayan bir durum bir anlam kazanır. Ama anlam eğridir ve durumun kökenlerine gitmekten de alıkoyar. Esas sorulması gereken sorudan bilerek ya da bilmeyerek kurtarır.

Bir süredir “yas” kavramı her toplumsal acıda iş başına çağrılıyor (“Bırakın da yasımızı tutalım” ya da “Yas tutmamıza bile izin vermiyorlar” gibi). Ama önemli bir yönü unutuluyor yasın. Yas, bir yandan da kayıpla barışmak gibidir. Yaşadığınız kaybı hayatınızda yeni bir yere oturtur ve yolunuza devam edersiniz. Bu nedenle bana hep iki yüzlülük gibi gelmiştir yas. Bir tür aldanış. Yas, bizi biz olmaktan çıkmaya zorlayacak bir öfkeye karşı alınmış bir önlem gibidir.

‘Ulusal yas’ ilan edilmesine dair beklenti ya da çağrıların yine acı çekenlerin cephesinden gelmesi ne kadar kafa karıştırıcı ve aldatıcıysa toplumsal olaylara karşısında hemen başvurulan ‘yas’ kuramı da o kadar kafa karıştırıcı ve aldatıcıdır. Ötekinden hâlâ (onca deneyimden, onca yaşanandan sonra) sağduyu, insaniyet, vicdan beklemek de aslında ya çaresizliğe yorulmalı ya da aldanmaya. Ya da değişmeye dair duyulan derin endişeye…

Yasın karşı kutbunda (aslında bir çok yas sürecinin hemen altında) ise ölümün kutsallaştırılması yer alıyor. Özellikle siyasi ölümler söz konusu olunca ‘şehit olmak, şehitlik’ gibi tanımlamalar kaybın şiddetini azaltıyor olabilir. Bu anlamda belki acıları (özellikle de yakın çevrede çekilen derin acıyı) azaltıyordur ama bir yandan da acı bir gerçeği örtüyor, tıpkı yas kavramı gibi: Ölünce sadece ölmüş oluyoruz.

Ve bilelim ki ölümleri unutulacak. Unutacağız, bastıracağız, içimizde bir yerlere. Aksi mümkün olmazdı zaten; aklımızla anlaşıyormuş gibi yapmadan olmazdı.

Ama zor olacak. Çok…