Tahir Öngür
“Melen Suyu", Ne Mene Bir Alternatif?
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:35 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:35
Ankara halkı arsenikli Kızılırmak suyunu, İzmir halkı arsenikli kuyu sularını kullanırken, İstanbul'lulara da huzur yok! İstanbul halkı deprem kadar susuzluktan da kaygılı. Barajların doluluk oranlarını izliyoruz. Gözümüz yağışlarda. Keşki tek derdimiz bu olsa.
Ara sıra da bizi yönetenler muştulu haberler veriyor. 6 ay kadar önce Melen Suyu'nun akmaya başladığı, kısa bir süre sonra da Avrupa yakasına bağlandığı bildirildi. Yılbaşına yakın, Başbakan da bunun açılışını yaptı.
Gerçi, proje daha tamamlanmadı. Boğazı kuzeyinden denizaltından geçen tünel ve batıdaki dağıtım sistemleri de tamamlanacak. Ve İstanbul'lular 2040 yılına kadar ohh diyecek! (miş).
Gerçi, bizi yönetenlere güvenimiz o kadar sık ve derinden sarsıldı ki, herşeyden kuşku duyar olduk. Üstelik, kuşkularımızı besleyecek haberler de yok değildi, hani.
Önce, İstanbul'a taşınacak suyun arıtılmayacağı çıktı, ortaya. Proje böyle bir uygulamayı kapsamıyordu. Düzce Belediye Başkanı bunun, İBB'nin sorumluluğunda olduğunu söylüyordu.
Üzerinde konuşulunca bunun önemi de ortaya çıkmaya başladı. Düzce Ovası'nın bütün tarımsal, kentsel ve sanayi atıkları Melen Suyu'na karışıyordu. Medyadaki bir haberde, "İstanbul'un susuzluk sorununa çözüm bulmak amacıyla Ekim 2007'de Ömerli Barajı'na bağlanan Melen Çayı, Melen Havzası'ndaki 400'e yakın fabrikanın atıkları nedeniyle tehlike altında. Arıtma tesisi olmaması nedeniyle fabrika atıklarının İstanbul'un içme suyuna karıştığına dikkat çeken İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin CHP'li üyesi Hüseyin Sağ, "Sanayi atıklarıyla kirlenen Melen Suyu, yedi aydır Ömerli Barajı'na akıyor. Önlem alınmadığı için iki ayrı su kirletiliyor" dedi" deniyordu.
Yine başka bir haberde de, "Melen Suyu'nun arıtılmasıyla ilgili gazetemizin sorularına yanıtlayan Devlet Su İşleri İstanbul Bölge Müdür Yardımcısı Emin Salar ise Ekim 2007'de çayın etrafındaki fabrikaları arıtma tesisleri kurmaları için uyardıklarını anımsatarak, arıtma tesisi projelerinin henüz ihale aşamasında olduğunu belirtti. Salar, "Ömerli Barajı'na verilen su birinci sınıf ham sudur. Avrupa standartlarındadır. Fabrika atıklarının Ömerli'ye karışması söz konusu değil. Belediyeler ve çevredeki fabrikalar arıtma tesisi inşa etmekle yükümlüdür. Bu onların sorumluluğu" diye konuştuğu anlatılıyordu.
Akarsu Kir Tutmaz sananlara inat, Sakarya ve Abant İzzet Baysal Üniversitelerinden Prof Sümer ve çalışma arkadaşlarının daha 2001 yılında yaptıkları ile araştırma daha o zaman Büyük Melen Suyu'nun 2. Kalite olduğunu ortaya koymuştu. Basında bugünlerde DSİ Bölge Müdür Yardımcısı'nın, taşıdıkları suyun 1. Kalite ham su olduğunu söylemesinin dayanakları bilinmez ama, Prof Sümer ve arkadaşları daha 2001'de bile hızlı nüfus artışı ve sanayileşmeden ötürü kirliliğin giderek arttığını, ayrca siltlenme sorunu da yaşanacağını söylüyordu.
Bölgede 14'ü büyük olmak üzere 300'e yakın orman ürünleri, 70 tüfek fabrikası, Pakmaya, Pekintaş, Süperlit, Anlas, Akışık, Kelebek Mobilya, Standart Profil, Plantafarma, Delta Tuğla, İto Kilit, Bahar Saüt, Çağlayan Süt, Erciyes Boru, Sarsılmaz, Uzel Traktör, vö fabrikaların çok azının arıtma tesisi var ve bunların atıkları Melen Suyu'na yükleniyor. D100 Karayolu boyunca dizilen konaklama tesislerinin de, karayolunun da kirliliği önce Asar, sonra da Melen Suyu'na ekleniyor. Asar Suyu'nun kaliterinin 4. Sınıf olduğu belirlenmiş.Bölgedeki yerleşimlerden yalknzca Düzce'de evsel atk sular için biyolojik arıtma tesisi var. Geri kalanlar da Melen Suyu'nu kirletiyor. Ayrıca, ovada kültür bitkileri, fındık, tütün üretimi de ilaçlamayla, gübrelerle Melen Suyu'nu süslüyor.Daha 1994 yılında Büyük Melen Çayı'nın 2. Sınıf mikrobiyolojik değerlendirme açısından ise 2. ve 3. sınıf olduğu belirlenmiş. Ayrıca bölgede ormansızlaşmanın doğal bir sonucu olarak erozyon ve sudaki asılı madde yükü de önemli düzeye çıkmış. Sümer ve arkadaşları, "Büyük Melen Havzası'ndaki nehirlerin su kalitesinin her geçen gün biraz daha bozulduğu" sonucuna varmış. Bunu, geçen hafta İstanbul'da CHP'nin düzenlediği "İstanbul'un Su Politikaları Sermpozyumu"na bir bildiri sunan Dr Pehlivan ve arkadaşları da doğruluyor.
İTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İzzet Öztürk, projenin içinde su havzasının korunmasına yönelik bir bütçe ve planlama öngörülmediğini belirterek "Maalesef bu durumun sonradan farkına varıldı. Ve buna yönelik bir master plan hazırlandı ama bir gecikme söz konusu. Bu suyun doğrudan içilmemesi gerekiyor. İçinde hastalık yapan mikropların olduğunu biliyoruz. Bu yüzden suyun arıtmadan alınması riskli" diyor.
Projenin patronları sonradan uyandılar ve Melen Havzası'nı izlemeye aldılar 3 yerde de arıtma tesisi kurulmasını projelendirdiler. Düzce'deki kirliliğin İstanbul'a ulaşmaması için Kaynaşlı, Cumayeri ve Yığılca ilçelerinde 3 adet arıtma tesisi yapılması öngörülüyor. Ancak, belli ki daha uzun süre kirli su içeceğiz, içmeyenlerimiz bardaklarını, ellerini bu suyla yıkayacak, yıkanacak, abdest alacak!
Ama tek sorun bu değil!
Bu su gereklimi idi?
İSKİ Genel Müdürü Dursun Ali Çodur 2004 yılında Mimarlar Odası'nın düzenlediği "İstanbul ve Su Sempozyumu"nda şöyle diyordu: "İstanbula günde 1 milyon 800 bin metreküp su veriyoruz. Kullanmadığımız 600 milyon metreküpten çok suyumuz var. Bugünkü nüfusun 2 katına yetecek kadar su potansiyelimiz var. Şu andaki mevcut su kaynakları 15 milyon nüfusa yetiyor. En çok Yeşilçay Barajı'nın yapımına gerek olabilir. İstanbul'un nüfusu DSİ'nin öngördüğü kadar artmayacağı için Büyük Melen Projesi gereksiz bir projedir. Bu projeyi yeniden gözden geçirsinler."
Bu görüşü başka bilim insanları da dile getiriyordu. Toplantıyı izleyen bir başka mühendis, Büyük Melen Projesi'nin İstanbul için 2040 ylnda 41 milyon nüfus öngördüğünü hesaplıyordu.
Zaten öteden beridir projenin dayandırıldıı nüfus projeksiyonlarının abartılı ve projeyi gerekli göstermek için çarpıtılmış olduğuna ilişkin eleştiriler de vardı. Gerçekten de, bu projenin "püf noktası" İstanbul'un nüfusunun nereye dayanacağı idi. Bugünkü İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin Metropoliten Planlama Bürosu, İMP'nin titiz çalışmaları 2050 yılı için 17 milyonluk birgelşecek öngörüyorsa, DSİ'nin Büyük Melen Projesi'nin bir yanlışa (yalana) dayandırıldığı apaçık.
Projenin uygulanması ilerledikçe projenin ekonomisi ile ilgili eleştiriler de somutlaştı.
Eleştirilerin bir bölümü "içeriden" geldi. Yeni Aktüel Dergisi'nde çıkan bir söyleşide adını vermek istemeyen bir emekli DSİ mühendisine göre Japon kredisiyle yapılan Melen'den metreküpü 2 dolara mal edilecek suyu, deniz suyunu arıtarak ve çevreye de zarar vermeden 50 cent'e mal edebiliriz. Üstelik projenin fizibilitesi ve maliyeti de ortada yok!
"Melen Çayı Projesi Japonlar tarafından hibe olarak hazırlandı. Arkasından da Japon hükümeti bu projeye kredi teklif etti. 1 milyar 200 milyon dolarlık proje için 800 milyon dolar kredi kullanıldı. O dönem DSİ'de çalışan mühendisler olarak bu projeye çok pahalı olduğu gerekçesiyle karşı çıktık ve İstanbul için daha yakın havzalardan su teminini önerdik. Ancak dönemin DSİ Genel Müdürü Özden Bilen'den şu cevabı aldık: Japonlar krediyi bu projeye veriyor. Biz bunu revize edersek kredi alamayız." Haziran 2005'te Bakanlar Kurulu kararıyla iptal edilen projenin Japonlar'ın "Bu krediyi durdurursanız diğer bütün Japon kredilerini de durdururuz" tehdidi üzerine eylül ayında tekrar Bakanlar Kurulu kararıyla devam ettirildiğini söyleyen emekli DSİ mühendisine göre "Melen Projesi çok pahalı bir proje."
"Melen Proje'si tamamlandığı zaman üç tane boru hattı gelecek. Şimdi daha birinci boru hattı döşeniyor ve bunlar, doğayı tahrip ederek geliyor. Pompacı maliyeti var, boruların yatırımı var, arazi istimlakları var, hazine ormanlarının tahribi var. Bunlar hep maliyete girmeyen unsurlar. Su gelecek, ondan sonra arıtma yapılacak. Tüm bunlardan sonra fiyatı kaç para olacak? Metreküpü 1.5 dolara mı, iki dolara mı gelecek bunu kimse söylemiyor. Ancak bugünkü maliyetlerle çok pahalı bir su olacak. Bu kesin" diyor.
Kirli su mu kullanıyoruz?
1 milyar dolardan çok borçlanıp gereksiz bir iş mi yaptık?
Bunların yanıtları açıklanır mı dersiniz?
Bu suyu biz İstanbul'lular kullanacağımıza, bu borcu da biz Türkiye halkı ödeyeceğimize göre bilgi edinme hakkımız yok mu? Belki bir gün, olur!
Ama bugün üzerinde durmamız gereken daha önemli bir sorunumuz var.
Aslnda, "Melen Suyu", "İstanbul'un Suyu"nun başını yiyor!
Melen Suyu Projesi 3 aşamalı. Şimdilik ilk aşaması tamamlanıyor. Ardından 2. ve 3. aşamaları da yapılacak. Gerek duyulursa, para bulunursa ve aklımız başımıza gelmezse, yapılacak.
Ama, daha ilk aşama hat döşenirken, sonraki iki aşamanın "right of way"i, hat boyu açıldı. Kazıldı, düzeltildi, yer yer şevleri basamaklandırıldı.
Aslında, bal tutan parmağını yaladı. Çünkü müteahhitlikte en kârlı kalem kazı ve dolgu, toprak işleri.
Ama, bu hat İstanbul'un su kaynaklarını besleyen ve temiz tutan kuzey kuşaktaki ormanların tam ortasından geçti. Ormanlar bıçakla yarılır gibi yarıldı. Kazıldı. Kazı atıkları bir yana atıldı.
Ormanı orman yapan, onun suyu da temizleyen canlılığı yok edildi. Böcekler, kuşlar, sürüngenler, memeliler kovuldu.
Nasıl mı? Uçakla uçamayacağınıza göre Google Erath görüntülerine bakın.
İstanbul'a daha uzaktan, daha pahalı ve daha kirli su getirebilmek uğruna, "İstanbul'a göğün suyunu doğal yollarla arıtıp sunan orman alanlarımıza kıydılar".
Buna DSİ'ni alet ettiler. Önce eleştirenler sonra sus pus oldular. Olanları savunmak görevi de, küçük bürokratlara kaldı.
OYSA!
2003 Ağustosu'nda bir Araştırma Raporu yayınlanmıştı: "Running Pure: The Importance of Forest Protected Areas to Drinking Water", yani, korumaya alınan orman alanlarının içme suyu, saf akan su açısından önemi. Çok sayıda incelemecinin yazılarının editörü, Nigel Dudley ve Sue Stolton yayınlayanlar da "Dünya Yaban Yaşam Vakfı" ve "Dünya Bankası"(!) idi.
Rapor'da dünyanın 105 büyük kentinin içme ve kullanma suyunu nerelerden ve ne yollarla sağladığı inceleniyordu. Ayrıca, 6 büyük metropolde, Melburn, İstanbul, Singapur, New York, Karakas, Rio de Janeiro kentlerindeki su sağlama, arıtma ve dağıtım sistem ve politikaları daha ayrıntılı olarak inceleniyordu. Sonuç, Melburn'da olduğu gibi koruma altındaki ormanlar büyük kenbtlere arıtma gerektirmeden saf su sağlayabiliyordu. İstanbul gibi emperyalizmin at oynattığı büyük kentlerde ise var olan ormanlar da telef edilip kirletilen sular proje, finans ve malzeme ve donanım pazarlanarak arıtma tuzağına yem oluyordu. Singapur kentinde de İstanbul'a benzemenin kaygları yaşanıyordu. New York'ta yeni bir proje ile 1-1,5 milyar dolar harcanarak kent çevresibndeki ormanlar koruma altına alınırsa, arıtmayla 6-8 milyar dolara sağlanabilecek içme ve kullanma suyu gereksinimi karşılanabilecek.
Rapor sonuç olarak, büyük kentlerin ormanlarının koruma altına alınmasınn temiz su sağlama açısından yaşamsal olduğunu vurguluyordu.
Üzerinde çok geçmeden biz ne yapmışız?
Melburn ya da New York'taki gibi suyun ayrıca arıtılmasına gerek kalmayacak şekilde ormanlarımızı koruyacak yerde, tutmuşusuz bu ormanlarımızı yarmış, yıkmış telef etmişiz dünyanın bir ucundan su getirmek üzere projesinde, fizibilitesinde, ilk yatırımında, inşaatında, finansında, ama her şeyinde DIŞA BAĞIMLI PROJELERLE en pahalı, en kirli sulara borçlanmışız.
İşte budur : küresel emperyalizm.
İşte bunun aktörleri, gelecek yılın Mart ayında İstanbul'da "5. Dünya Su Forumu"nu toplayıp "daha neler yapsak, yapsak ta daha çok kazansak" diye konuşacaklar.
Ev sahibi değiliz, her yer onların!
Ama, ağırlamayı biz yapacağız.
Biz değil elbette. Onu da DSİ yapacak.
Söyleyin ne olur, DSİ bir KAMU kuruluşu mu?
Not: Uzun süredir küresel emperyalizmin yeraltı kaynaklarını nasıl talan ettiğini ve bunun insanlık ve doğal dengede neleri yok ettiğini tartışıyorduk. Kapitalizm, emperyalizm doyar mı? Epeydir su kaynaklarını da bir mal olarak görüp, bunun talanına yelteniyorlar. Bunun uluslararası kurumsallaştığı çatı da "Dünya Su Konseyi" (WWC) ve bunun üç yılda bir toplanan platformu, "Dünya Su Forumu" (WWF) önümüzdeki yıl İstanbul'da toplanacak. Bu yıl su haklarının koruynması toplumsal mücadelenin, yurtseverlerin gündemini dolduracak konulardan biri. Bunun için yeni bir diziye başlamanın zamanıdır.