Selim Yalçıner
'Yeni'nin Doğumu, 'Bilinmeyen'in Heyecanı
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:24 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:24
“Eski öldü, yeni doğamıyor. Bir kriz, eskinin ölümü ve yeninin doğamaması durumu-sürecidir. (Antonio Gramsci, İtalyan yazar, felsefeci, İtalyan Komünist Partisi PCI’nin kurucusu, 1891-1937). Bu nedenle, tam kriz (krinein, Eski Yunanca: Ayrılmak, ayrışmak) sürecindeyiz ve bu sürecin tutsağıyız. Ölmüş olana sarılıp kalmak, yeninin doğumu için gerekli enerjinin ortaya çıkmasını engelliyor. Bir şeyin ölmüş olduğu, ona sımsıkı sarılı bir haldeyken, nasıl anlaşılabilir? Yeni, neyi getirebileceği önceden bilinebilse, heyecanla istenecektir. Yeni, bizim şu anda tanımadığımızdır, yani bilemediğimiz ve şaşırtıcı olandır. Bunu –ölmüş eskiye sarılmaktan vazgeçip yeniye yönelmeyi- göze alabiliyor muyuz?”
Gramsci, o kısacık ömrüne sığdırdığı büyük yapıtında, Hapishane Defterleri’nde, böyle diyor. ‘Eski’, öldü, ‘yeni’ doğamıyor. Yeni’nin doğumuna yardımcı olmanın, hiç de sanıldığı kadar kolay olmadığını, insanın önce kendi içinde ve belki de kendine karşı vermesi gerekebilecek bir savaşımla başlayabileceğini vurguluyor. Eski’ye sarılıp kalmak, eski’nin öldüğünü anlamamıza engel. Öyle sıkı sarılıyoruz ki eski’ye, çoktan ölmüş olduğunun farkında bile değiliz. Nasıl anlayabiliriz ki, önce kollarımızı gevşetmemiz ve biraz geriye çekilmemiz, eski’ye bakmamız, ne halde olduğunu görmemiz, ölmüş olduğuna inanmamız gerekiyor. Birilerinin bize, eskinin ölmüş olduğunu söylemesi ve bizi, içinde bulunduğumuz hipnozdan çıkarması gerekiyor. Yok mu bunu söyleyenler bize? Var, hem de nasıl. Ama biz, onları dinlemiyoruz. Dinlememiz istenen, dinlememiz emredilen, dinlememiz dayatılanlarda gözümüz kulağımız hep. Biliyorsunuz, malum zevat. Onlar derlerse ki bize, ‘Bu sarılıp kalmakta ısrar ettiğiniz aslında bir ölüdür, bırakın bu cesedi, yeninin doğumuna yardım edin,’ koştura koştura yaparız. Ama malum zevat bunu bize söylemez. Dinlememiz emredilen zevat, bize eski’nin, ölmüş olanın bedenine sımsıkı sarılmamızı emreder. Biz de o emiri yerine getiririz, ölmüş eski’ye sarılı bir biçimde sürünürüz.
Bize, kimleri dinleyeceğimiz, kimlerin sözlerine kulak vereceğimiz söylenmiştir. Onların sözünü dinleriz. Aksi halde, başımıza çok kötü şeyler geleceğini düşünürüz.
Yeni, sürekli filizlenerek kendini gösterir, yeni’nin bilinemezliği ve bu bilinemezliğin getirdiği şaşırtıcılığından ürkeriz. Filizlerden korkarız. Evet, yeni bilinemez ve kimse yeninin ne getireceğini önceden söyleyemez. Bu, eski’ye sımsıkı sarılmış olanlar, nesneliği kabullenmiş olanlar için çok ürkütücüdür. Özne olabilmek, önce kendi yaşamının, sonra da kendi gibi olanların yaşamları üzerinde, onlarla birlikte, söz sahibi olabilme istencini zorunlu kılar. Bu istence ulaşabilmek, nesneliğin utancını özneliğin onuruna dönüştürebilmek, yeni’nin nasıl olabileceğinin belirlenmeye başlanmasının koşuludur.
Yeni’nin bilinemezliğinden kaynaklanan ürkütücülüğünü aşabilmek, yeni’yi istemekle olasıdır. İstenen bir yeni, aslında yaşamın içinde çoktan kendini göstermiş olanı daha yetkinleştirmek için özne olmaya karar vermiş olanın tasarımıdır, öznelerin ortaklaşmacı emeklerinin toplamının sömürülmesine olanak verilmeyen sonucudur. Ölmüş eski’yi bırakıp yeni’nin doğumuna yardımcı olmaya başlamak, özneliğin toplumsallığının sağlanması, yeni’nin ürkütücülüğünün ortadan kaldırılıp ortak istence bağlanmasıdır.
Geleceği bilebilmek, diyalektik süreçlerin sonsuzluğu düşünüldüğünde söz konusu edilemez nesnelikten özneliğe geçilmediği koşullarda ise gelecek, onursuzluk ve sefaletten başka bir şey sunamaz.
Yeni’nin doğumuna yardımcı olmak, umutsuz yaşanmayacağını kanıtlayarak onurlanmaktır da.