Selim Yalçıner
Siyasetin Teolojiye Dönüşmesi
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:59 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:59
Siyasetin diliyle, akıllardan geçenlerin birbirine uyuşmadığına sıkça tanık oluyoruz. Bizlerin, çoğunluğun, akıllarımızdan başka bir şey geçiyor, siyaset bunu çok değişik biçimde ifade ediyor. Biz, örneğin, her zaman barış istiyoruz, başka bir şey isteyemeyiz, hep barış istedik çünkü, hiçbir zaman savaştan yana olmadık, kime sorulsa yanıtı aynı olur, bir tek birey bile savaştan yana olduğunu söyleyemez siyasetin söylemiyle, söylemleriyle neden algı-anlama-anlamlandırma sürecini bir türlü yaşayamıyoruz? Siyaset derken bizim zorla içine sokulmuş bulunduğumuz, bir türlü de kurtulmayı başaramadığımız –büyük çoğunluğumuzla- söylemi kastediyoruz, 'analar ağlamasın', 'çocuklar ölmesin' diyenlere neden gene de inanamıyoruz, bu sözlerle duygularımızın, düşüncelerimizin ifade edilmiş olduğunu kabul edemiyoruz? Neden, bizim de ister istemez içinde bulunduğumuz çok kötü sahnelenmiş bir tiyatro girişimiyle karşı karşıya bulunduğumuzun ayırdına varamıyoruz?
Bu noktada bir durup, düşünmekte yarar var gibi görünüyor. Siyaset, bizim anladığımız siyaset değil artık, bizim anladığımız derken, burjuva siyasetinden söz ediyoruz, belleğimizin yettiğince 'bildik' olan burjuva siyasetine giderek yabancılaşıyoruz. Bu yabancılaşma, bizden, bizlerden kaynaklanmıyor büyük ölçüde, kendi kendini yeniden üretememe sorununun giderek yapısal bir sorun haline gelmiş olmasından burjuva siyasetinin, ortaya çıkıyor. Burjuva siyaseti, kendini yeniden üretemiyor. Fransız Devrimi'nden bu yana, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarını sıkça duyuyoruz bu kavramlardan ilk ikisi, devrimi yapan halkın taleplerinin karşılanması anlamında olmasa da, sadece devrime el koyan burjuvazinin çıkarları açısından olsa bile, kısa bir dönem anlam taşıdı denebilir. Kardeşlik hiç söz konusu olmadı, değineceğiz. İlk iki kavram, özgürlük ve eşitlik, aristokrasiye karşı bu talepleri dile getiren en örgütlü ve kararlı sınıf tarafından ve kendisi için uygulamaya kondu, Lyonlu üretici ve tüccar, ürününü Paris'te pazarlayabildi, bu burjuvalar aristokrasiyle eşleşebildiler. Halk, büyük çoğunluk yani, bu kavramların keyfine varamadan daha, bir dizi altüstlükle savaşlardan savaşlara, cephelerden cephelere koştu, durdu yaşamı sürdürebilme savaşımından başını kaldırıp da özgürlük ve eşitliğin ne anlama geldiğini düşünecek –görece- istikrara, rahatlığa erişemedi.
Bilinenleri yinelemeyelim, özgürlük, eşitlik kavramları kapitalizmin daha ilerki aşamalarında hür dünya, gelişme, demokrasi gibi sloganlarla yine yoksulların ölümü bahasına yığınların, milyonların, milyarların kafasına kakıldı. Küreselleşme ve bunun çok iyi bir şey olduğu, hepimizin yaşayarak tanık olduğumuz sürecin son sözleri. Gerçekten de son sözleri çünkü artık başka bir 'söz' bulunamıyor karşı karşıya bulunduğumuz sefaleti yenilir yutulur bir hale getirmek için. Siyaset, kendini yeniden üretemiyor. Yeni bir umut verme yeteneğini hepten yitirdi burjuva siyaseti. Türkçe yazdığımız için, belirttiklerimizin ülkemizle sınırlı olduğunu sanmayalım tüm gezegen için geçerli bu durum, en başta dünyanın en büyük ekonomik, askeri, mali, siyasi gücü için.
Kendini yeniden üretememe durumu, gücü elinde bulunduranlar açısından, çok fazla alternatif sunmuyor ilk yapılan, hep yapıldığı gibi, bir önceki dönemden güç alarak daha ileriye –kendi çıkarları açısından- yönelmeye çalışmak. Siyaset, bu noktada, teolojiye dönüşüyor. Metafizik, bir zamanların rasyonelliği, aklı kimseye bırakmayan burjuva siyasetcilerinin dönüp dolaşıp takıldığı ve yeni bir gelecek, gelecekte de var olabilme umudu verebilecek bir kaynağa dönüşüyor. Batı düşünürleri son dönemde bu çarpıklığa giderek daha çok ve ağırlıklı olarak yönelmeye başladılar. Teoloji, siyasetin teolojiye giderek daha fazla sarılması olgusu, nasıl ortaya çıkıyor?
En başta, söylenenlerin hiç bir maddi karşılığı bulunmamasıyla. 'Irak'a, Afganistan'a demokrasi götürmek istiyoruz,' diyor birileri. Şimdi, böyle bir tümce, çocuklar arasında söylense örneğin, bir çok çocuk, bu sözü söyleyene nasıl ağır karşılık verir, tahmin edebilmek bile kolay değil. Çocukların, böyle diyene, yani arkadaşının misketine el koymak isteyenin, bunu o çocuğun iyiliği için yaptığına asla inanmayacaklarını –en terbiyeli halleriyle- kesinlikle söyleyebiliriz. Koca gezegen, inanıyor ama bu saçmalığa, ya da inanmış gibi görünüyor. 'Sen büyüyünce çok kötü bir adam olacaksın, bu nedenle ben senin misketine baştan el koyuyorum,' dendiğinde, teolojinin alanına girilmiş oluyor. Siyaset, böylece, teolojiye dönüşüyor. Yıllardır savaşı kışkırtanlar, şimdi dönüp, 'barıştan daha iyisi var mı,' diyorlar. 'Savaşı sen ve senin gibiler yaptılar, sana inanmıyoruz,' diye karşılık verilmiyor bu saçmalığı sürdürenlere, öyle, sessiz sedasız olanları izlemekle, sanki oynanan bu trajik tiyatro, izleyenleri derinden etkilemiyormuş gibi, yetiniliyor.
En kötüsü, var olduklarından bu yana barış için savaşanlar, kişiler ya da örgütler, siyasetin teolojiye dönüştüğü bu söylemin terimlerinin dışına çıkmada sorunlar yaşıyorlar. Bizlerin, gezegeni kendi malları gibi görüp üzerinde yaşayanları ve onların yaşam çevrelerini istedikleri gibi tahrip eden çok küçük bir asalak grubuna 'dur' demekten başka çaremiz yok. 'Dur' demenin gereği olarak da kendi söylemimizi oluşturmak, bu söylemi usanmadan yinelemek ve artık kendini üretemeyen, teolojiye dönüşmüş siyaseti tarih sahnesinden söküp atmakla yükümlüyüz. Çok ağır, karmaşık ve yorucu bir görev.
Kardeşlik kavramına şimdi dönebiliriz kardeşlik, Fransız Devrimi kapsamındaki haliyle bile, karşılanmamış bir dilek olarak karşımızda duruyor. Hepimiz kardeşiz, halklar kardeştir. Biyolojik açıdan, insan oldukları için değil, çıkarları kardeş olmalarını gerektirdiği için. Her zaman da öyle oldular, kardeşliği biyolojik kapsamda ele alıp kendi çıkarları için kullanmaya çalışanlara karşın. Artık ürün ve artık değer gaspçıları, kardeşliğin unutulması için neler neler yaptılar, başaramadılar, şimdi barış istediğini söyleyen savaş kışkırtıcılarının yüzlerindeki maskeyi –gasplarını gizlemeye çalışan- belki de kardeşlik, unutturulmaya çalışılan bu kavram çekip indirecek.
Barışı, savaş kışkırtıcıları ve savaştan çıkar sağlayanlar değil, savaştan zarar gören halklar, insanlar, bu gezegenin büyük çoğunluğu kurabilir, kendi söylemleriyle.