Selim Yalçıner
Sıfır Sorundan Sonsuz 'Küresel' Sorunlara
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:16 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:16
AKP Yönetimi, özellikle Dışişleri Bakanı Davutoğlu'nun yazdıklarıyla söylediklerinde ifadesini bulan, 'komşularla sıfır sorun politikası'nı uyguladığını belirtiyor. Gezegenin durumu, hegemonik mücadeleler son olarak dünya kamuoyunun gündemine sokulan döviz savaşları, füze kalkanı ve siber savaş başlıkları, bu politikanın 'iyi' niyetle uygulanmaya çalışıldığı kabul bile edilse, başarısızlığa mahkum olduğunu gösteriyor. Sıfır sorun derken, çok sayıda, sonsuza uzanabilecek bölgesel ve küresel sorunlarla aynı anda uğraşılması söz konusu olabilir, bu, doğallıkla, sadece AKP'nin değil, Türkiye'nin ve üzerinde yaşayan milyonlarca insanın geleceğini yakından ilgilendirir.
Türkiye, hem tarihinden, coğrafyasından gelen koşullar nedeniyle çevresinin, bölgesinin ve emperyal güçlerin ilgilerinden kurtulamıyor hem de İnönü-Bayar politikalarından kaynaklanan ve giderek artan bağımlılık ilişkileri nedeniyle kendi başına bırakılmıyor. O zaman, gezegende neler olduğunu kısaca değerlendirmeye çalışmakta yarar olabilir.
ABD-Çin Çatışması
Amerika Birleşik Devletleri'nin, bağımlılıktan başka bir seçenek görmeyenlerce tek süper güç olarak tanımlanmasının üzerinden yirmi yıla yakın bir zaman geçti. Bu yirmi yıla, 1970'lerden itibaren başlayan kapitalizmin krizinin giderek güçlenmesi damgasını vurdu. Kapitalizmin krizi, her krizinde olduğu gibi, karlılığın düşüşüyle kendini gösterdi. Tek süper güç, daha doğru bir tanımlamayla hegemonik güç, gücünü yitirmeye başladı. Buna, sosyalizmden kapitalizme transfer olan bir başka gücün giderek genişlemesi eşlik etti. Çin, ilgilenenlerin, tümümüzün bildiği gibi, kapitalizmin en önemli göstergelerinden biri olan büyüme hızını yıllardır ABD ve Batı'nın kıskançlığına karşın yüksek bir düzeyde sürdürmeye devam ediyor. Çin'de, büyük bir sermaye birikimi yaşanıyor. Trilyonlarca dolara varan bu birikim, Çinliler isteseler de istemeseler de, onları, hegemonik bir güç olmaya zorluyor. İhtiyacı olan enerjinin, minerallerin, piyasaların, gıda ve suyun geleceğini güvence altına almak isteyen Çin, Latin Amerika'dan Afrika'ya, Ortadoğu'dan Ortaasya'ya ve Avrupa'ya kadar etkisini artırmaya gayret ediyor, hegemonik güç olmaya yönelmenin gereklerini yerine getiriyor. Hegemonik güç olmanın 'olmazsa olmaz'ı sayılan kültürel etkinliği sağlayabilmek için de elilnden geleni, örneğin Çin Sineması'ndaki yeni gelişmelerde görüldüğü gibi, yapmaya çalışıyor.
Kamuoyuna döviz savaşları diye yansıyan tartışmalar, her ne kadar Amerika Birleşik Devletleri ile Çin'in birlikte yarar sağladıkları koşullardan örnekler sunsa da, uzun vadede hegemonik güç çatışmalarının güçleneceğini gösteriyor. Füze Kalkanı'nın doğrudan ABD – Çin gerginliğiyle bir ilişkisi olmadığı açık ancak, ABD'nin Avrupa'ya 'kaybettiği' İran'ı yeniden kendi yanına çekebilme olanağını yaratacağı – Obama Yönetimi'nin Çin'in çevresinde önemli bir olanak elde edebilmesiyle de paralel- ve büyük bölümü ABD'li, tümü Batılı silah üreticilerini sevindireceği de kuşkusuz. Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy, bu nedenle kediye 'kedi' diyor, ülkesi silah üretip satacak çünkü bu projeyle, sonunda 'çevre' ülkelerden sayısız insanın öleceği, yaşamını sürdürebilenlerin berbat bir ortamda sürüneceği 'düşük yoğunluklu'-sempatik görülmeye çalışılan savaşlar uyarınca ve de köpeğe 'köpek' denmesi gerektiğini de çağrıştırıyor, çağrıştıracaksa. Siber savaş ise bir başka alem burada Çin'in adı açıkça ve sıkça geçiyor. New Yorker'da Seymour Hersh bu konuyu uzunca işlemiş ve ABD'li istihbarat uzmanlarının, Çin'in siber alandaki girişimlerini 'abarttıklarını' da vurgulayarak, bu konuda önlem diye önerilen yatırımların tutarının milyarlarca dolara mal olacağını belirtmiş. Askeri ihalelerde zaten yer alan siber alanın, yaratılan Çin korkusu ile, bu payını olağanüstü genişleteceğini de deneyimli gazeteci açıkça yazmış. Askeri harcamalar, sanıldığı gibi sadece 'hard', yani silah tank, top, tüfek, gemi, uçak, helikopterden ibaret değil tekstilden gıdaya, kimyadan ilaca, ar-ge'den doğrudan teknoloji yatırımlarına, istihbarattan bilişime ve daha bir çok alana uzanıyor. Anlaşılıyor ki, ABD ve Batı söz konusu olduğunda tüm bu alanlarda 'etkinlik' gösterenler, gelecekteki siparişlerini askerlerden almaya pek meraklılar. Üreticiler askerleri ve bilgileri kendilerinden menkul uzmanları, askerler politikacıları, politikacılar ve üreticiler medyayı, hollywood'u ve üniversiteleri daha çok silah üretip satma konusunda ellerinden geleni yapmaya 'ikna' etmeye devam edecekler.
Silah üreticileri –kavramın genişliğine dikkat çekmiştik- daha çok silah ve askeri ürün satabilmek için, bağımlı 'çevre' ülkelerini baskı altına alacaklar, alıyorlar ve bu ülkelerin belki milyarlarca dolarlarını sağlık eğitim gibi hizmetler yerine silah ve bağlantılı 'yatırım'lara yönelterek sömürülmelerine yol açıyorlar.
Bir Kuzey Atlantik İttifakı olan NATO'nun küreselleşmesi ve 'dost' ülkelerle de genişlemesi, ABD'nin Çin'le gerçekleşeceği beklenen çatışmasına hazırlık anlamı taşıyor. Öyle ki, bir dönemin 'Soğuk Savaş' tarafı olan Rusya bile 'Merkez' ülkelerle, sevinerek birlikte davranmaya çalışıyor. Adı federal olan ancak pratikte yüksek merkezi özelliklerle işleyen Almanya'nın ekonomik durumunun iyiliği, 'Merkez' ülkeler arasında kıskançlıkla düşmanlık karışımı duygularla karşılansa da, kısa ve orta dönemde bu ülkenin ABD politikalarıyla ciddi biçimde karşıtlık içine girmesi beklenmiyor.
Gericilikten medet ummak
Türkiye, kısaca özetlemeye çalıştığımız değerlendirme bağlamında, bağımlılık ilişkilerinin sürekliliği dışında, neler yapıyor?
AKP Yönetimi, oligarşi açısından zorunluk taşığı anlaşılan bazı değişiklikleri yapıyor örneğin, Cumhuriyet'in kuruluş kolonlarından biri olan Türklüğü geriye itiyor, müslümanlığı yeni ve güçlü bir kolon haline getirmeye çalışıyor. İslamlaşma, gericiliğin güç kazanma arzusunun yanısıra, sözünü ettiğimiz dehşet ortamında ayakta kalabilmenin bir gereği olarak da yürütülüyor. Oligarşi, geleceğin ister istemez sunacağı karmaşık ortamda ancak müslümanlığa dayanılarak ayakta kalabileceğini düşünüyor. Sıfır sorun politikası da bu bağlamda uygulanmaya çalışılıyor. Hard power soft power tartışmaları da, olanca yanlışlığıyla, bu çabalara ekleniyor. Hard power olmadan soft power politikasının yürütülemeyeceği, sanki bu konuları onlardan başka bilen yokmuş gibi, ısrarla unutturulmaya çalışılıyor. Hard power sahibi olabilmek için önce güçlü bir endüstriye gereksinim var –unutulmasın, kapitalizm bağlamında değerlendiriyoruz- , yüksek katma değerli alanlarda üretim yapma zorunluğu var. Her ne olursa olsun cep doldurma yok. Cebini doldur da, önce yüksek katma değerli üretim yap, bunun için gerekli teknolojiyi üret, çok üret, çok sat, cebini doldur. Ha, bu arada, unutmayalım, güç sahibi olabilmek için sınıf mücadelelerine de, sınıf mücadelelerinin toplumu ilerletici etkisine de ihtiyacın var, isteyerek değil tabii, gelişmelerin sonucu olarak, ancak sen muhalefeti sadece ezmeyi, slogan attılar diye çocukları yargılamayı, direndiler diye işçileri işten atmayı biliyorsun. Böyle, ne hard power sahibi olunur, ne de bu güç varmışçasına komşularına soft power uygulama simülasyonu yapılır. Ortadoğu gibi politikanın iyice kaşarlandığı, doğruları konuşmanın acımayla karışık şaşkınlıkla karşılandığı bir bölgede hem de, soft power uyguladığını sanırken, karşındakilerin, kendi işlerine geldiğinde sana sere serpe ve sürekli yalakalık etmelerinden kaynaklanan başdönmesi ve kendini beğenmişlikle, bir bakarsın kendin de perişan olmuşsun, ülkeni de mahvetmişsin. Açıkcası, bağımlılığın gericilikle soslandığı bu politikayı uygulayanların perişan olmalarından üzüntü duyulamaz. Ancak, ülkelerini mahvetmelerine de olanak verilmemesi lazım. Bu nedenledir ki sosyalistlerin, devrimcilerin bir araya gelmeleri gerekiyor, sadece tartışmak, mücadele (İcabı'nda birbirlerine karşı da) edebilmek için bile, bir ülkenin üzerinde yaşamak gerekiyor. Sınıf mücadelesi verebilmek, hakları koruyup artırabilmek, özgürlük alanlarını genişletebilmek, insan onuruna yaraşır bir yaşam kurabilmek için, önce bir ülkeye sahip olmak zorunlu. Kapitalizmin krizi, bu kriz nedeniyle yaşanacak çalkantılar sonucu gezegende bir çok şeyi değiştirebilecek koşullar içeriyor. Dünya, yok olmuş ülkeler, diller, kültürler, dini ve etnik sıkıntılar mezarlığı aynı zamanda.
Var olmaya, insan gibi yaşamaya devam edeceksek, sözümüzü duyurmalı, sesimizi yükseltmeli ve ancak insanlık onurunun bir arada yaşama nedeni olabileceğini, dini ya da etnik sıkıntılarla ne geçmişte herhangi bir gelişme sağlandığını, ne de bundan sonra bu tür sıkıntılardan hareket edilerek olumlu bir sonuç elde edilemeyeceğini sürekli vurgulamalıyız. Bunun için de, bu bilince sahip olan insanların bir araya gelmelerinden, sosyalistlerin, devrimcilerin güçlerini birleştirmelerinden daha doğal, zorunlu, onur verici ne olabilir?
(90. Yıl'ın, bu yolda başarılar sunması dileği ile...)