Selim Yalçıner
Semprun ve Chırbes: 'Eski Dostlar' Anımsıyor, Anımsatıyor
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
DÜNYA SOLA DÖNÜYOR - AVUSTURYA yazıları
Avrupa kitap listeleri, öne çıkardığı isimlerle yeni bir gelişmeye işaret ediyor: "Eski Dostlar" gündeme, hem de bu kez topluca, tekrar yerleşiyor. Bu gelişime, başlıca iki isim öncülük ediyor: Jorge Semprun ve Rafael Chirbes. Bu isimleri duymuşsunuzdur, hatta ikisini de çok iyi bilenleriniz mutlaka bulunuyordur, ancak kısa bir anımsatma yapma gereği duymamıza anlayış gösterirsiniz, umarız.
Jorge Semprun: Madrid, 10 Aralık 1923 doğumlu, 86 yaşındaki bu delikanlı, Fransız Direnişi'ndeki rolü ve Franco Diktatörlüğü'ne karşı savaşımıyla ünleniyor. Babası, İspanya'nın Lahey'deki büyükelçisiyken, İspanyol İç Savaşı sonlanıyor, aile Paris'e taşınıyor. Semprun, Sorbonne'da felsefe öğrenimine başlıyor. Komünist direniş örgütüne 1941 yılında, İspanyol Komünist Partisi PCE'ye ondan bir yıl sonra katılıyor. Gestapo tarafından tutuklanışı 1943 yılında. İnanılmaz işkenceler görüyor, arkadaşlarıyla birlikte, sonra da Buchenwald Toplama Kampı'na gönderiliyor. Burada da direniş örgütlüyor, boş durmuyor, savaşın bitimiyle birlikte Paris'e yerleşiyor. Franco Diktatörlüğü'ne karşı, 1953-1962 arasında yeraltında savaşım veriyor. İspanyol devleti kendisini yurttaşlıktan çıkarmış olduğu için, Federico Sanches ve Juan Larrea isimleriyle. İspanyol Komünist Partisi PCE'nin Merkez Komitesi'ne 1954 yılında, Politbürosu'na da 1956 yılında giriyor. Stalin üzerine çıkan bir tartışma sonucu PCE ile yolları ayrılıyor, yazmaya da bu arada başlıyor. Otobiyografik özellikleri çok güçlü kaleminin ancak karakterleri fiktif, gerçek olaylarla bağlantıları, yazdıklarından çıkarabilmek olanaksız. İspanya'da demokratikleşmenin başlamasından sonra, Felipe Gonzales Hükümeti'nde Kültür Bakanlığı görevini üstleniyor, 1988-1991 arasında. Aynı süreçte, Büyük Yolculuk, Ramon Mercader'in İkinci Ölümü, Neçayev'in Dönüşü, Yirmi Yıl Bir Gün adlı romanlarıyla kitap okurlarına Savaş Bitti, Z, İtiraf, Suikast, Dreyfus Olayı gibi senaryolarıyla da film izleyicilerine birikimlerini aktarıyor. Çok ödülü var 1994 yılında Alman Kitapçıları Barış Ödülü'nü alıyor, 1996'da Goncourt Akademisi'ne üye oluyor, Kudüs Ödülü, Goethe Madalyası, İspanyol Lara Edebiyat Ödülü, Avrupa Edebiyatı Avusturya Devlet Ödülü, Potsdam Üniversitesi Fahri Doktorası gibi değerlendirmelerle onurlandırılıyor bu güleç yüzlü, 86 yaşındaki 'genç'.
Rafael Chirbes: İspanya Valencia'da 27 Haziran 1949'da doğuyor, yaşamı Franco Diktatörlüğü'ne savaşımla geçiyor, sürekli ve düzenli olarak bu dönemle hesaplaşıyor. Uzun Yürüyüş adlı romanında yedi ailenin 1940-1970 arasındaki hikayelerini işliyor. Madrid'in Düşüşü, Franco'nun öldüğü günde, 19 Kasım 1975'te geçiyor, bir günde ve varlıklı bir ailenin, bir profesörün, bir işçinin, bir öğrencinin, bir siyasi muhalifin geçmişleri ile an'larının üzerinden geleceğe uzanıyor.
Avcının Atışı, Güzel Yazı, Eski Dostlar ve Krematorio adlı yapıtlarıyla da, İspanya'yı ve gezegeni, aynı yaklaşım ve yürekle, büyük bir gözlem gücüyle irdelemeye devam ediyor.
Başlığımıza geri dönersek, bu iki insan ve adlarını anmadığımız başkaları, neleri anımsıyor ve anımsatıyorlar, neden Avrupa kitap listelerinin ön sıralarına yerleşmeye başlıyorlar, ne oluyor da Avrupa okuru, hatta 'genel okur'u, bu yazarlara yöneliyor?
Bu soruların çok basit bir yanıtını, kendi yaşamınızdan da, çıkartabilirsiniz. Bir şeyler oluyor, her şeye yanıt veren birileri, tüm dünyanın yıllardır, on yıllardır ağzı açık dinlemiş olduğu bazı insanlar, artık yetersizliklerini kendileri bile kabul etmek zorunda kalıyorlar, "Ah, Marx," falan gibi gevelemeler yapıyorlar ya, otuz yılı aşkın bir dönemdir de, aynı dönem yani, neoliberalizm soytarılığı sürecinde, sürekli olarak bu işlerin böyle gitmeyeceğini söyleye durup da söz konusu kalabalıklar -milyarlarca insan- tarafından asla dikkate alınmayanların sözleri birden ilgi çeker oluyor: Sen ne demiştin ya, nasıldı o, bir daha söyler misin?
Bir bu var, sözleri dikkate alınmayanın aslında en gerekli şeyleri söylediğinin anlaşılması, ama daha başka bir şeyler daha olmalı: Bunlardan biri, örneğin, vicdansızlığa mahkum edilenlerin -altta kalanın canı çıksın!- sonunda dönüp dolaşıp, vicdan diyenleri daha bir gönülden dinlemeye başlaması olabilir mi?
Sol'u, her fırsatta, elinden geldiğince ezerek oligarşik çıkarlarını sürdürmeye çalışanların, örneğin anti-amerikan bir gösteriye -aslında oligarşik olarak- çok çok ihtiyaç duyulduğu bir sırada, 20 kişilik bir ülkücü grubu Taksim'de koşturmaya çabalayarak -oysaki bu toplum, bu amaçla, içinden geldiği gibi, öyle istediği için, yüzbinlerce insanını sokağa dökmüştü- içine düştükleri acınası durum, bu oligarşik yapının aslında toplumun vicdanını yoketmeyi nasıl da canla başla istemiş olduğunun, bu amaçla kendi kendini öldürmeye giriştiğinin bir kanıtı değil mi?
Semprun ve Chirbes'ten söz ederken, bir Vedat Türkali'yi, bir Metin Celal'i, bir Kaan Arslanoğlu'nu, bir Osman Akınhay'ı -ve de soldan gelip solu anlatan diğer romancıları, yazarları- unutmak da vicdanları rahatsız etmeli, onlara selam gönderelim, yolumuza devam edelim, toplumların, toplu intihardan vazgeçebildiklerini tarihin gösterdiğini anımsayıp, böylesi vazgeçişlerin önümüzdeki dönemde de yaşanabileceğini ummayı ve buna göre davranmayı sürdürelim.