Selim Yalçıner
Referandum, 'Gerilimi Düşürmek' ve Sokağa Çıkamaz Hale Gelmek
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:08 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:08
Referandum konusu her açıldığında, bir "Gerilimi düşürmek"tir gidiyor. 'Referandum yapmayalım, TBMM'de bu işi halledelim, gerilimi düşürelim', 'Referanduma üç madde kalsın, gerilimi düşürelim', 'Cumhurbaşkanı gereğini yapsın, referanduma ihtiyaç kalmasın, gerilimi düşürelim', 'Anayasa Mahkemesi'ne gidelim, gerilimi düşürelim' gibi tümceler kuruluyor. Bu, "Gerilimi düşürmek" konusu ister istemez düşündürüyor, evet, bir gerilim var, ama bu, halkın, halkımızın anayasa ve yasalara düşkünlüğünden, yapılması planlanan anayasa değişikliğinin, eğer referanduma gidilirse, neler getireceğinin halk tarafından çok merak edildiğinden, herkesin, tüm 'vatandaş'ların köşe başlarında ellerinde eskimiş, yıpranmış anayasa kitapçıklarını, başka ülkelerin anayasalarını, anayasa üzerine yazılmış hukuki kitapları birbirlerine sallayarak tartışmalarından ve hukuki bir gerilim yaratmalarından kaynaklanan bir "gerilim" değil gibi görünüyor. Halkımız, anayasanın ne yönde değişeceğini tartışmalarından kaynaklanan bir bilimsel gerilim içinde değil. Anayasa değişikliklerinin, eğer gerçekleşirse neler getirip götüreceği de halkımızın ezici çoğunluğunun kafasını pek karıştırıyor gibi görünmüyor. Ancak bir gerilim var. Samsun var, sonra Hakkari, sonra Şırnak, ardından gene Samsun, son olarak da Kayseri var. Gerilim var, hatta 'politikacı'ları sokağa çıkmak, halkın arasına karışmaktan pek yakında alıkoyacak bir düzeye tırmanabilecek bir gerilim bu ancak anayasayla ilgisi yok.
Neyin gerilimi bu peki? Halkımız neye gerilmiş durumda?
Ekonomik sorunlar tabii ki, işsizlik, geçinememek, sağlık, eğitim hizmetlerinden yeterince yararlanamamak, iç savaş koşulları, biliniyor. Ancak bu gerilim nedenleri bile, bir Bakan'ın burnunu kırmaya varacak öfkeyi bugüne dek halkımızda yoğunlaştıramadı. Bundan sonra yoğunlaştıramaz demeyelim, ancak bugüne kadarki durumu kaydetmiş olalım. Parlamento'daki tüm siyasi partilerin ağız birliği etmişçesine 'gerilimi düşürmek'ten söz etmelerinin altında yatan gerçeği aramaya devam edelim: Bir gerilim var evet, oldukça da yüksek, nedeni ne olabilir?
Yalan söylemek. Halkımıza yalan söylendi. Kolektif bir yalan bu, yıllardır söylendi. Halkımız kandırıldı. Bu kandırılmışlığa olan öfke, kendiliğinden yumruklara neden olmaya başladı son günlerde.
Yalan, 30 yıldır yalan söylendi halka. Bu, tabii ki, daha önce yalan söylenmedi anlamına gelmiyor. Ancak son otuz yılda söylenen kolektif yalan, diğer tüm yalanların boyutlarını aşan ve çok büyük yaralar açan bir yalan. Bu yalanı, önemli tüm 'iş'leri yapanlar söyledi. Bu yalanlarla çocukların kolları bacakları koptu. Bu yalanlarla insanlar dağlara yönlendirildi, perişan edildi. Geçtiğimiz dönem içinde, bu yalanlar açığa çıkmaya başladı. Yalan söylendiği artık belgelenmeye başlandı. Bu nedenle ülkenin en barışçı, en 'demokrat', en huzurlu insanlarının yaşadığı bir ilimiz, açıkça neredeyse, bir etnik gruba tavır aldı. Aşırı milliyetçi partilerin çok önemsiz oylar aldığı bir ilimizin düştüğü bu durum, olağanüstü dikkat çekici. İzmir, nasıl bu hale gelebilir? Gelir. Yıllarca, otuz yıldır yalan söylerseniz, gelir. Korkarız, başka iller de çok başka hallere gelebilir.
Sonuçta, 'politikacı'lar sokağa, giderek meydanlara çıkamaz, birörnek giysiler sokakta giyilemez hale gelir.
Bu gerilim, kolektif işlenmiş bir suçun, anonimleşmekte olan karşıtlığı. Bu durum piyasacılığın, bağımlılığın, gericiliğin sonucu tabii ki, biliniyor, ancak ortaya çıktığı kanalların, bu bağlamla ilgisi çok düşük en temel ve sömürülmüş 'kimliksel' varoluşların ifadesiyle anlatımını buluyor.
Çok vahim gelişmeler yaşananlar sorumlu ve onurlu insanların başa çıkmakta olağanüstü zorluklarla karşılaşacağı durumlar. Sapına kadar 'sağcı' bir ilimizin politikacısı, iktidar partisi üyesi ve Bakanı, muhtemelen kendisine oy vermiş bir vatandaş tarafından saldırıya uğruyor, burnu kırılıyor. Vatandaşın yaptığının örgütlü olduğunu ileri sürenler var her konuda yönetimi savunmayı görev bilmiş olanlar, ancak inandırıcı değiller. Bir Bakanın burnunu kırmak diye bir örgütsel çalışma olamaz, bağırıp çağırma hazırlığı olabilir, ama burun kırma diye bir örgütlenme yapılamaz. Bunu, en iyi o iddiayı öne sürenler bilirler. Toplumun 'kimliği' haline sokulmuş varlık nedenleri, uğrunda otuz yıllık yalanın olağanüstü büyük kayıplar verdirttiği etnik ve dini 'kimlik'ler, şimdi o kimlikleri oluşturanların suratında patlıyor. İş, bu noktaya geldi, getirildi.
Baştaki sorumuz böylelikle yanıtlandı: Topluma yalan söylenir ve bu yalan otuz yıl sürdürülür, insanlar da bu yalandan büyük zararlar görürlerse, yığılarak artan gerilim hiç de beklenmedik bir yerde ve şekilde geri tepiyor ve oligarşinin yüzüne vuruluyor. Referandum, halkın karşısına çıkmayı gerektirdiğinden ve sonuçta meydanlara insanların toplanacağından ve bu kalabalıkların ne yapacağı bilinemediğinden, politikacılar, referandumdan çekiniyorlar, referandumun vereceği sonuçtan endişelendikleri için değil. Hatta, olursa, referandumun sonucuyla hiç ilgilenmiyorlar bile. Bu, konuya gösterdikleri ilginin içtenliksizliğiyle ortada zaten. Başkan olmak isteyenleri bile var. Olmayan ülkenin, bir perişanlığın, bir enkazın başkanı olunsa ne olur, olunmasa ne olur?
Oligarşi sorumsuz, oligarşi etik kaygılarla başını ağrıtmıyor. Sorumlu ve onurlu insanların geleceğe ilişkin kaygılarını artıracak yanlışları gözünü kırpmadan yapıyor, sonra da sokağa çıkacak mecali bulamıyor. İşsizlik? 'Her işveren bir kişiyi işe alsın', bu lafı söyleyeni de padişah yapalım! Haketmedi mi?
Kendi belalarını kendileri buluyorlar, daha da bulacaklar diyemiyoruz, çünkü kendi geleceğimizden söz ediyoruz sorumluluk ve onur sahibi insanları, hiç de haketmedikleri zorluklarla karşı karşıya bırakıyorlar, yapılacak işler listesini en küçük bir sorumluluk duymadan artırıyorlar da artırıyorlar. Maddi gücümüz olsa da, tümüne, ne kadar para istiyorlarsa versek, kurtulsak, yüzlerce yılda ancak onarırız topluma verdikleri zararı, o da, belki.
Biraz umutsuz bir değerlendirme gibi görünüyor vurguladıklarımız ancak umut filizleri yaşamın içinden, bu karmaşadan, bu keşmekeşten sunuyor ucunu, Tekel Direnişi'nde örneğin, tutunmamız için şu anda minicik, ancak koca bir ağaca dönüştürebileceğimiz bir dal uzatıyor bize, kıymetini bilelim.