Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Refah, istikrar ve özgürlük

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:33 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:33

Refah, istikrar ve özgürlük, hem ayrı ayrı, hem de bir arada düşünülmeyi günümüzde hak eden kavramlar gibi görünüyor. Bu yazıda, andığımız kavramları yerli yerine oturtmaya çalışarak ve alet çantamızdaki olanakları elden geldiğince iyi kullanmaya gayret ederek geleceğe ilişkin düşünceler –tabii ki tartışmaya, eleştiriye, katkıya, düzeltmeye açık bir biçimde- geliştirmeye yönelinecek.

Önce, refah’tan başlarsak bu kavram, çok genel hatlarıyla, ‘yarınından endişe duymamak’ olarak anlaşılabilir. Her kavram gibi ‘refah’ın da bir çok yorumu olabilir, ancak ben bu yazıda gelecek korkusunu azaltan bir kavram olarak değerlendirmeyi tercih edeceğim. Refah, kapitalizm öncesi toplumların da temel amaçlarından biriydi büyük olasılıkla, ancak kapitalizmle, özellikle de 2. Dünya Savaşı sonrası sonrası kapitalizmiyle birlikte yeni bir bağlamda anılmaya başlandı kanımca. Gezegen, 2. Dünya Savaşı sonrası, merkez ülkelere, tarihlerinde görmedikleri ölçüde yüksek bir ekonomik büyümenin sunulduğuna tanık oldu.

Savaş ekonomileri, Batı ülkelerinin ekonomilerini olağanüstü boyutlarda büyüttü, hem kendi ülkelerinin hem de dünyanın geri kalanının yağmalanıp sömürülmesi ardından oluşan büyük üretim hacmi, merkez ülkelerde yeni bir ekonomik-toplumsal-politik yaşamın başlatılabilmesine olanak verdi. Buna, refah toplumu deniyordu. Yüksek üretim, yüksek tüketimi de zorunlu kılıyordu bu her alana yansıdı. Ekmekten sabuna, sinemadan kitaba, akla gelebilecek her alanda yapılan büyük çapta üretim, tüketilmesi aşamasında belirli bir toplumsal yapıya gereksinim gösteriyordu. Toplumlar ve bireyler, tercihlerle karşı karşıya bırakıldılar. Onu mu, bunu mu tüketeceklerdi? Refah toplumu denilen yapı bir kez devreye girdi mi, bu yapıyı temel alan siyasi özneler de seçim yapılan alanlara, bu kez seçim özgürlüğü bağlamında, eklendiler. Artık istikrar vardı ve korunmalıydı, daha doğrusu bir şeylerin değiştirilmesi için uğraşmaya gerek yoktu, özgürlük de, her alanda, tüketilecek olanın seçimi sürecini belirleyen bir kavrama indirgenmişti. Seçebiliyorsan, özgürdün. Seçimin, aynılar arasında olması o kadar da önemli değildi, bir seçim yapıyordun işte. Çalışarak istediğini –tabii ki paran kadar- tüketebiliyordun, çalışmayanlara da işsizlik parası ve diğer sosyal yardımlar veriliyordu ve onların da üretilenlerin tüketimi sürecinde yer almalarına özen gösteriliyordu, kimsenin yarınından endişesi yoktu. Refah vardı, istikrar vardı, özgürlük (aynılar arasından seçme bağlamında) vardı. Refah, dünyanın geri kalanının yağmalanması, sömürülmesi bahasına vardı ama bu, refah toplumları için unutulabilecek küçük bir ayrıntıydı.

Aşırı üretimin, 1960’ların sonlarına doğru ortaya çıkması kapitalizmin sıkıntıya girmesinin başlangıcını gösteriyordu. Gösteriyordu ama, diyelim ki 1945-1973 (Vietnam Savaşı’nın bitişi, petrol krizleri ve Bretton Wood sisteminin çöküşü) arası o kadar yüksek bir büyüme yaşanmıştı ki, bu büyüme özellikle finans kesiminin kasalarının dolup taşmasına yol açmıştı. Fiziki üretimin keyfi, karların düşmeye başlamasıyla kaçmıştı, ancak kasalarında olağanüstü büyük fonlar bulunan finans kesimi, başı kesilmiş tavuğun bir süre daha koşmaya devam etmesi örneğindeki gibi, fiziki büyümeden bağımsız, fiziki büyümeye yaslanmaksızın görece yüksek faizler vermeye devam edebiliyordu. Fabrikalarındaki üretimden yılda yüzde 3-5 oranında kar edebilen sanayiciler, ellerindeki paraları, gereksiz gördükleri yeni girişimlere ya da tevsilere yatırmak yerine, finans kesimine yönlendirerek yüzde 10’ların üzerinde getiri elde etmeye başladılar. Bu döneme, küreselleşme dendi. Gezegen, paranın, istediği her yere istediği gibi girip çıkabilmesi için finans kesimine büyük kolaylıklar sundu. Daha doğrusu küresel sermaye, gezegeni kendine göre yeniden düzenledi. Artık her yerde küreselleşmeden söz ediliyor, organik olmaya meraklı aydınlar, bu yeni dönemin söylemini oluşturmada, finans kesimini bile utandırabilecek bir heyecan ve istek gösteriyorlardı. Liberalizm, daha doğrusu neoliberalizm geçerli moda oldu, üniversitelerde ekonomi hocaları bile neoliberalizmden başka bir şey tanımaz bir hale girdiler, öğrencilerine, ekonomi adına neoliberalizmi, finans kesiminin mutlak egemenliğini anlatmayı sürdürüp durdular.

Finans kesimi de şaşkın bir sevinç yaşıyordu: Kapılarında, ellerindeki milyon, yüz milyon, milyar dolarlarla kuyruğa girmiş zenginlere bir şekilde ‘hizmet’ edebilmeyi sürdürebilmeleri ve o paraları kasalarına yerleştirebilmeleri şarttı. Milyon, milyar doları olanlara yeni yeni ‘türev’ler ürettiler. Türev’ler, bazı kağıtlardı ve her ne kadar sayfaların dibince çok küçük karakterlerle yazılmış koşullar, riskin büyüklüğünü anlatıyorsa da, geçmiş yıllarda sundukları getirilerin yüksekliği, ellerinde para olanların bu riskleri önemsemesini engelliyordu.

Ardından, bu saadet zinciri kırıldı, hepimizin tanık olduğumuz gibi. Bankalar, finans kurumları birbiri ardına batmaya başladılar. Sonra, bunların bir bölümünün, istikrar adına, devlet eliyle kurtarılması geldi. Finans kesimine milyarlar, trilyonlar (dolar olarak) aktarıldı, bir süre daha saadet zinciri sürsün diye.

Devletler büyük ölçüde borçlandılar. Bu borçları ödeyebilecek olan babayiğit (siz, güçlü merkez ülke diye okuyun) devletler bile harcamalarında büyük kısıntılara giderlerken, kendi arkabahçeleri sayılabilecek olan çevre ülkelerin devletlerine, olağanüstü büyük kısıntılar dayattılar. Aksi halde, para (yaşayabilmek için yeni borç) yoktu.

Artık refahtan söz edebilmek –çok küçük bir azınlığın dışında- pek mümkün değildi, istikrar da gene çok küçük bir azınlığın istediklerinin yapılması anlamına geliyordu ve seçme özgürlüğü iyice sınırlanmıştı. Seçme özgürlüğü hatta, küresel sermayenin başbakan seçme özgürlüğüne kadar gerilemişti.

Günümüze gelirsek, refah toplumu denilen ülkelerin herhalde ilk sıralarında yer alan Fransa’da yapılan seçimler, devleti iyice ufaltacağı değil, geleceği devleti kullanarak güvence altına almaya yönelebileceği sanılan bir adayın kazanmasıyla sonuçlandı. Fransız toplumu, henüz başının kesildiğinin bilincine varmak istemiyordu, bir başkan değişikliğiyle, eski güzel günlere hemen dönülmese bile, günlerin getireceği kötülüklerin azaltılabileceğini umuyordu.

Ancak Yunanistan’da seçmen, aynı tepkiyi vermiyordu. Refah, yaşam savaşımı anlamına geliyordu ve istikrar, yeniden kurulacaktı, özgürlükler ise olumlu ve olumsuz anlamlarda genişliyordu. Olumsuz anlamda, faşizan eğilimler gösteren sermaye partilerinin öne çıkmasıyla, olumlu anlamda, kapitalizme alternatif komünizmin yükselmesiyle. Bu arada, kapitalizm içinde kendine bir yol arayan ‘radikal sol’ da ikinci büyük parti haline gelmeyi başarıyordu.

Orta sınıflar, mülksüzleştirilmeleri ve güçsüzleştirilmelerine karşı, öncelikli olarak, kapitalizm içinde, ancak kapitalizme karşı yorumlanabilecek yollar arıyorlardı.

Her sabah ekmek alabilmek, otobüse binebilmek, elektrik ve su kullanmaya devam edebilmek, okula, hastaneye gidebilmek için, kapitalizm içinde ancak verili kapitalizme karşı olduğunu iddia eden bir tek yol vardı geçmişte yaşanmış: korporatizm. Korporatizm hem bilindik anlamda kapitalizme söylem olarak karşıydı, hem de kapitalizmin sorunlarının aşılabilmesi için bir ara yol sunuyordu. Bu yol, korporatizm, girilebilmek için devletin ve tüm toplumun baştan aşağıya yeniden örgütlenmesini ve karşı çıkanların –ya da kötülüklerin sorumlusu olarak gösterilenlerin- tasfiyesini zorunlu kılıyordu: faşizm.

Kapitalizme karşı söylemlere sahip olmak, ancak aynı anda ondan çok daha şiddetli olarak ve temelden komünizme karşı olmak, sadece korporatizmi gösteriyordu, korporatizm de yönetim biçimi olarak faşizmi.

Küreselleşme denilen sürece, yüksek faiz vererek sağladığı sıcak para (her an kaçıp dışarı çıkabilecek para) girişiyle direnebildiğini sanan ülkelerin durumları da, yüksek oranda borç verenleri uyarma göreviyle yükümlü olduğu bilinen derecelendirme kuruluşlarının açıklamalarına, bu açıklamalar kişisel bir saldırıymış gibi tepki verirken kapitalizme karşıymış gibi görüntü sunanları hoşgörüyle karşılamalarının kanıtladığı gibi, kapitalizm içinde kalma kararlılıklarını ancak kapitalizmi en vahşi biçimde uygulama olasılıklarını canlı tutmaya kesin niyetli olarak sürdürdüklerini gösteriyor. En yüksek katma değeri, inşaat gibi sektörlerde değil, sanayileşmiş ülkelere parça satarak sağlamanın, sanayileşmiş ülkelerdeki talep azalmasından doğrudan etkileneceğinin bilincine varılması, sıcak parayla ayakta durabilen ülke yönetimlerinin de, sözünü ettiğimiz ara yola, korporatizme –her yerde olduğu gibi, başka yöntemleri denedikten sonra tabii ki- faşizme kolaylıkla yönelebileceğinin ekonomik olarak en önemli kanıtlarından biri. Kapitalizm içi ‘kapitalizm karşıtlarının’, mülkiyet konusunu oldukça gayriciddi biçimde ancak gene de vurgulayarak gündeme getirmeleri, belki de yakın bir gelecekte özellikle yedek parça ihraç edemeyecekleri için zora düşmeleri olası yeni kapitalistlerin, büyük mülk sahibi eski kapitalistlere karşı kullanacakları söylemlere yardımcı olma amacına yönelik sonuçlar üretebilir.

Kapitalizmin alternatifinin korporatizm olmadığını, korporatizmin faşizm anlamına geldiğini anlatabilmek bu aşamada zorunlu görünüyor. Gerçek anlamda özgürlükler savunulmadan bunun yapılıp yapılmayacağının tartışılması da şart kanımca. Özgürlük, iki kolalı içecek arasından birini seçmek değil bana göre ve bu gezegende sömürüsüz, savaşsız, baskısız yaşayabilmek için, bu bağlamda hem bireysel hem de toplumsal olarak insana yaraşır şekilde varlığını sürdürebilmek için gerekli koşullara sahip olmak, bu koşulların genişlemesi için oldukça yaratıcı biçimde sürekli mücadele vermek anlamına geliyor.

[email protected]

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları