Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Petrol Coğrafyasında Şehir Devletleri?

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:19 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:19

Ülke saymayayım, petrol coğrafyasında başlayan isyanlar gelişiyor. Emperyalizmin her yaptığını övmeyi meslek haline getirmiş olanları tedirgin ederek hem de: isyanlar var da, hani nerede bunların rengi, üstelik alternatif bir liderleri de yok, nereye gidecek bu iş, yoksa başta Amerikalılar olmak üzere emperyalist Batı, bu işin arkasında değil mi, değilse, neler oluyor –biz ne olacağız diye de okunabilir-, isyanlar devrime mi dönüşecek?

Emperyalizmin –terbiyeli olmamız gerekirse, küresel sermayenin- başlattığı renkli 'devrim'lerin özelliklerini anımsarsak, petrol coğrafyasındaki isyanların ne anlama geldiğini daha rahat yorumlayabiliriz. Renkli 'devrim'ler, öncelikle, bir lidere sahipti: Batı'nın güvenini kazanmış, El Baradey gibilerine. Yani, 'devrim'den sonra kimin o ülkeyi yöneteceği belliydi, dolayısıyla da kimin borusunu çalacağı ve bu eylemi başka hangi alanlarda uygulayacağı. 'Devrim' yapılmaya daha doğrusu el konulmaya çalışılan ülkedeki medyanın yerine, internet, twitter, facebook türü iletişim olanakları geçiyordu, bu olanakları kullanabilen kesimlerin öncelikli desteği, 'cool' ve 'hip' olmaları sağlanarak aranıyordu ve de Batı medyası, tümüyle bu 'devrim'lerin arkasında yer alıyordu.

Görüldüğü gibi Tunus'la başlayan ve devam etmekte olan isyanlarda bu özellikler yok tam tersine, Batı, bu isyanların nereye gideceğini bildiğine ilişkin en küçük bir belirti veremiyor, Mısır'daki gibi verili durumu korumaya yönelik önlemleri almada bile yeterlik gösteremiyor.

İsyan ateşi, petrol coğrafyasını kasıp kavuruyor. Bu, hangi coğrafya? Kabaca, Osmanlı Hanedanı'nın 1914 öncesi egemenlik alanı. Savaş, 1919'da yapılan Paris Antlaşması'yla resmen sona erdi. Churchill, Paris'te Osmanlı topraklarının nasıl paylaşılacağına sıra gelince, savaş sonrası Avrupa'nın o dönemki koşullarında, tam dört günlük bir yolculukla, Londra'dan Paris'e geliyor. O sırada, Donanma Bakanı, ve görüşmelerde resmen bir görevi yok. Başbakan ve Dışişleri Bakanı Paris'teler. Churchill toplantıya katılıyor ve bir öneride bulunuyor. Özetle şöyle:

"Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamayın. Burasını dominyon yapalım. Sultan'ın yanına adamlarımızı yerleştirelim ve onlar aracılığıyla bu coğrafyayı yönetelim. Uçaklar, tanklar ve toplarla donatacağımız dört beş büyük üsle de bu bölgedeki çıkarlarımızı güvence altına alalım. Aksi halde, yani Osmanlı İmparatorluğu'nu bölersek, bu bölgede en az yüz yıl istikrar sağlayamayız, çıkarlarımız tehlikeye girer." (David Fromkin, A Peace to End All Peace)

Tarihten bildiğimiz gibi, İngiliz Başbakanı ve Dışişleri başta olmak üzere toplantıdakiler bu görüşleri benimsemiyorlar ve Osmanlı İmparatorluğu üzerinde bildiğimiz devletler oluşuyor. Şimdi isyan ateşiyle kavrulan coğrafya, büyük ölçüde.

Amerika Birleşik Devletleri'nin, bu bölgeye ilişkin –rafa kalktı mı kalkmadı mı denilen- bir projesinden de herkesin haberi var: Büyük Ortadoğu Projesi. Bu proje, tırnak içinde demokrasi ve özgürlük gibi terimlerle anlatılıyordu, gezegeni bu tasarıya ikna edebilmek için. Bölgedeki devletlerin gücünün iyice sınırlandırılması, sınırların geçişkenliğinin yükseltilmesi ve giderek şehir devletlerinden oluşan bir yapının kurulması olarak yorumlanıyordu. Şehir devletlerinden oluşan bir coğrafyada da, bir kaç büyük askeri üsle (Churchill) Batı'nın (Yani başta ABD'nin) çıkarları (Petrol) korunabilecekti. Şehir devletleri, doğal olarak Amerikan dostu olacaklardı, çünkü Amerikalılar bölgeye özgürlük ve demokrasi getirmiş olacaklardı, vesaire.

Yanmakta olan isyan ateşlerinin Amerikan yanlısı olduğuna ilişkin en küçük bir belirti yok tam tersi söz konusu. Amerika Birleşik Devletleri'nin çok sever görünmekten biraz kaçındığı ancak desteğini esirgemediği bilinen liderler, teker teker düşüyor. Yerlerine, ABD ve Batı'nın özgürlük timsali haline getirdiği kişiler önerilemiyor, hem yok böyle birileri, hem de 'kötünün iyisi' denebilecek olanlarına da isyancılar yan dönüp bile bakmıyor. Renk de veremiyorsun –veremiyorlar- bu tür isyanlara, tutmuyor, Yasemin'i anımsayan kaldı mı? Gene Sharp, çok geç anımsatıldı iletişim teknolojilerinden de yararlanan devinime Batı yanlısı isyan tekniklerini katmak isteyen 'danışman'larca, onlar bile devrim'in -'devrim'in değil- ne anlama geldiğini kavramaktan habersizken yakalandılar kalkışmalara, alandakilere –kendi metropollerine yani- ne 'yarar'ları dokunabilirdi ki...

İsyan ateşlerinin, BOP gibi tasarılardan bağımsız olarak sınırların geçişkenliğini iyice artırdığı hatta sınırları ortadan kaldırmaya yöneldiği gözlenebiliyor. Tabii bu, büyük ve emperyalizm karşıtı bir yapının oluşmaya başladığı anlamına gelmiyor, şiddetli bir geri düşüş ve baskıcı yönetimlerin güçlenmesi riskini taşıyor, ancak insanların topluca yaşadıkları yerlerde, şehirlerde, yönetimlerin güçlerinin –en azından bugünlerde- iyice kırıldığı gerçeğini görmemizi de engellemiyor. Bu gelişimin, var olan üretim ve mülkiyet ilişkilerini sorguladığı açık, ancak yeni ve özgür, eşit ve adaletli bir düzenin bayrağını yükselttiğini söyleyebilmek henüz mümkün görünmüyor. Özgür, eşit ve adaletli bir düzen, böylesi isyan ateşlerinin ardından ve onunla birlikte istenemezse, başka ne zaman istenebilir, toplumsal koşullar başka ne türlü böyle bir talebe olanak verecek hale gelebilir, bilinmez. Petrol coğrafyasının, Batı'nın düşünce ve duygu ortamlarını yalama etmeye çalıştığı, sömürülenlerden, ezilenlerden yana önerilerin gündeme gelmemesi için elinden gelen her şeyi yaptığı bir bölge olduğu gerçeğini unutmak mümkün değil ancak Batı ne yaparsa yapsın, her şeyi denetleyemiyor, yaşam, diyalektik yani, kendi gerçeğini dayatıyor. İsyan ateşinin, toplumsallığı yüksek bir devrimci siyasal iradeyle birlikte gelmesi en uygun çözüm olabilirdi, olmadı. Devrim, devrimcilerin en hazırlıklı olduğu dönemde devreye girmek gibi bir özelliğe sahip değil. Tersine, en güçsüz olunduğu anda da çıkabiliyor toplumların karşısına, büyük bir sarsıntıyla ve sürece müdaheleyi, en donanımsız ve donatımsız bulunulduğu zamanda dahi, zorunlu hale getiriyor.

Internet, Facebook, Twitter de kendi başına, bu olanakları kullananların iradelerinden ve sınıf savaşı sürdürüp sürdürmediklerinden bağımsız bir etki yaratamıyor, örneğini Tahrir Meydanı'nda gördük. İhvan, Mübarek'in devrilişini kutlamak için bir araya gelen yüzbinlere, Google'ın müdürü –ve de Tahrir kahramanlarından, önderlerinden- Veyl Gonim'in bir kaç söz etmesine izin vermedi, bununla kalmadı, Google'ın genç sorumlusunu yaka paça meydandan uzaklaştırdı, çocuk gözyaşlarını Mısır Bayrağı'yla örterek Tahrir'i terketti. Kim konuştu o kutlamada, Tahrir'de: sürgünden dönen İhvan liderlerinden Yusuf el Kardavi. Bu kadar 'kardeşlik' olacak artık, öyle ya, İhvan'ın Internet, Google, Facebook ya da Twitter'le anlaşması mı var, ille de demokratik ve saygılı olunacak diye! Ayrıca da toplumsallaşamamış ve üretim ilişkilerini değiştirmeyi hedeflememişlere, Internet, Facebook, Twitter ne yapsın?

Sonuç olarak, devrim, devrimcilerin donanımlı ve donatımlı olup olmadıklarına bakarak oluşmuyor, devrimcilerin her zaman donanımlı ve donatımlı olmak gibi bir görevleri var. Donanım'ın genel olarak bilgi, donatımın da ağırlıklı olarak örgüt ve toplumsallaşma biçiminde anlaşılması durumunda, kaybedilecek bir saniyenin bile bulunmadığı görülebilir.

Kapitalizmin 2007 Krizi'ni, diğer krizlerinde olduğu gibi, bir savaşın izleyeceği, kendi 'organik' uzmanlarınca söyleniyor. Bu savaş, kapitalizmin karakterinden ve kendi metropollerinde insanları savaştırmanın bireyciliğe dönüştürülmüş bireysellik nedeniyle -en azından şimdilik- zorluğundan, 'ihraç' edilecek gibi görünüyor, nereye, kısmen düşük yoğunluklu ve yaygın bir savaşı finanse edebilecek ve insan yaşamının hiçe sayıldığı yerlere, örneğin isyan ateşi coğrafyasına. Bu coğrafyaya ait olduklarını ve savaştan zarar göreceklerini düşünenlerin, düşünme eylemini yoğunlaştırmalarında ve hızla toplumsallaşmaya yönelmelerinde zorunluk olduğu açık.

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları