Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Özgürlük Unutturulabilir Mi?

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:30 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:30

Özgürlük, her olgu, durum ve kavramda olduğu gibi, genellikle ve çoğunlukca, yokluğunda anımsanan bir ‘şey’. Daha doğrusu öyle olması gerekir. Yaşanılan sürecin, bu gereksinimi anımsatıp anımsatmadığında kuşkularım var. Özgürlüğü var oluş amaçlarının en önemlilerinden biri haline getirmiş olanları ayırıyorum doğallıkla, bu kesim şu anda çok küçük bir azınlığı oluşturuyor büyük çoğunluğun, özgürlüğün yokluğunda, özgürlük denilen ve soluk almayı bile olanaklı kılan bu kavrama özlem duyduğundan emin değilim, dahası, özgürlüğün yokluğunun farkında bile olmadığını düşünüyorum. Bir ‘şey’in yokluğunun farkında bile olmamak, bu hale getirilmiş bulunmak, özgürlük kısıtlarıyla boğuşanların işini olağanüstü zorlaştıran bir durum.

Özgürlüğü, başka bazı sözcüklerle birlikte kullanıldığı dönemlerle –bir açıdan- açıklamaya çalışmak belki yararlı olabilir.

Ekmek, barış, özgürlük. Ben aslında, ses uyumunu bir yana bırakarak, özgürlük, barış, ekmek diye söylerdim ama, kullananın özgül ve dönemsel koşulları ve insan doğasının önceliklerini dikkate almasıyla herhangi bir sorunum yok.

Sözcükleri sırasıyla ele aldığımızda, sanki önce ekmek (enaz yaşam koşulları) gerekir, ardından barış (günlük yaşamın savaş gibi her alanı kendine göre belirleyici ve insanların yaşamlarına doğrudan tehdit oluşturan bir etkiden kurtulmuş bulunması) ve, son olarak da, özgürlüğe (taleplerini dile getirebilmek ve bu amaçla örgütlenebilmekle başlayan ve kendini gerçekten var edebilmeye kadar uzanan ortam) sıra gelir şeklinde düşünülebilir.

Oysa, önce, soluyabilme kadar gerekli olan, özgürlüktür. Özgürlük olmadan ne barış olur ne de ekmek. Baskı altında savaştırılmadan yaşamak ve önüne küstahlıkla atılan bir lokma ekmeğe kölece bir tevekkül ve şükran göstermek, onurlu bir insanın kabullenebileceği bir durum değil. Köleler de savaş olmadığı zaman sadece çalıştırılıyor ve günde üç kap yemek yiyorlardı. Gene de tarih, köle isyanlarıyla dolu. O köleler, köle olduklarının bilincindeydiler, bugünkü kölelerden farkları buydu. Özgür olan, savaşa, savaştırılarak öldürülmeye karşı çıkabilir, özgür olan ancak yaşam gereksinimleri için mücadele verebilir, bir lokma ekmeğini onurla, mutlulukla ailesi ve kendi gibi olanlar, giderek toplumuyla paylaşabilir. Ekmeğin ve barışın ardından özgürlüğün gelmesi zorunlu değildir, hatta tam tersi olabilir, özgürlüğün ardından ise barış ve ekmek, zorunlu olarak gelir. Bu nedenle özgürlük gündeme getirilmesi, geliştirilmesi ve sonuna kadar büyük bir kararlılıkla korunması gereken bir kavramdır.

Sorun şu: Özgürlüğümün kısıtlandığının farkında mıyım, değil miyim?

Kredi kartımı –şimdilik- istediğim gibi kullanıyor olmam ve marketten neyi alacağıma, televizyonda hangi diziyi izleyeceğime karar verdiğimi sanmam, özgür olduğum anlamına gelir mi? Özgürlük bu mudur?

Kölelere günde üç öğün verilen yemeği, köle olmaya büyük gayret ederek kazanmak ancak bu arada birey, sınıf, toplum olarak beynimin, ağzımın, ellerimin bağlanmasına onay vererek özgürlüğümün unutturulmasına boyun eğmek, onurlu bir yaşam sürdürmek anlamına gelir mi?

Ülke adı vermeye gerek bile yok, kapitalist uygarlık her ülkede aşağı yukarı aynı koşulları dayatıyor, yerel bazı farklılıkları da kendi çıkarına kullanarak.

Nelerden, beni insan yapan en önemli özelliklerimin hangilerinden fedakarlık yaptığımı ve böylelikle bir lokma ekmeği kölece bir tevekkülle kabullenerek ve benden istenildiğinde savaştırılarak, özgürlük denilen bu çok önemli kavramın bana nasıl unutturulduğunu nasıl anımsayabilir, içine zorla sokulduğum hipnozdan ne şekilde çıkabilirim?

Bunun için, ille de ekmeksiz kalmam, yıllarca savaştırılmamdan dolayı bitkin düşmem mi gerekir?

Öyle de olsa, girişte sözünü ettiğim ve özgürlüğün ne kadar önemli bir kavram olduğunun bilincinde olan kesim, kim ne yalan söylerse söylesin, kendi bildiğini yapmaya devam edecek, sonunda, Spartaküs’ü öldürten imparatorun değil, Spartaküs’ün binlerce yıl sonra sevgi ve saygıyla anımsanması gibi, özgürlükler için verdiği mücadele ile anılacak.

Spartaküs’ü hepimiz biliyoruz onu öldüreni kim anımsıyor?

[email protected]

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları