Selim Yalçıner
Ölümü Gösterip Sıtmaya Razı Etmek
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:10
Başlıktakı "Ölüm", bildiğimiz ölüm, yaşamın son bulması, biyolojik ve rastlantısal nedenlere bağlı olmayan bir şekilde. "Sıtma" ise, bağımlılık ve gericilikle 'taçlanmış' sömürünün sürmesi. Ya öleceksin deniyor insanlara, ya da sömürülmeye, ezilmeye, horlanmaya, işkenceye, aşağılanmaya razı olacaksın. Bu ikisinin dışında başka bir olasılık yok. Hiçbir zaman zengin ve güçlü olamayacak, hiçbir zaman bir büyük holdingin sahibi ya da çok para kazanan ünlü bir şarkıcı türkücü olamayacak insanlar da, durumlarını şu anda ve büyük çoğunluğuyla içselleştiremediklerinden –sınıflarının bir türlü farkına varamadıklarından- bu tehdide boyun eğiyorlar.
Sınıf bilinci kazanmanın böylesi zorlaştırıldığı bir dönem var mıdır bu gezegende, bilmiyorum, belki de vardır, ancak bu kadar ilkel ve cahilce sınıf bilinci edinilmesinin önlendiği bir zaman diliminin tarihte yaşanmış olduğundan kuşkuluyum. Tartışma, bu boyuta, "Ya Türkler ayrılmayı isterlerse ne olur?" diye sorularak geldi. Bu soru ne anlama geliyor? Türkler, Kürtler'le birlikte yaşamak istemezlerse ne olur, yanıtı içinde: Katliam olur. Şimdi bu tehdit kime yapılıyor? Elinde silah dağlarda dolaşanlara değil herhalde, onlar kararlarını vermişler, çatışıyorlar, ölüyorlar, anlaşıldığı kadarıyla da destek görüyorlar, 26 yıldır bu kalkışmayı sürdürdüklerine göre, iki nesili aşan bir geçmişe de sahipler. O halde, bu sorunun muhatabı, muhatapları kimler?
Öncelikle kendilerinin ve ailelerinin yaşamlarını çalışarak sürdürmeye uğraşan Kürt emekçileri. Kürt burjuvaları çünkü ülkenin her yerinde oligarşiye entegre bir biçimde ve hiçbir sıkıntı yaşamadan para kazanmaya devam ediyorlar, bu süreçten endişe ettiklerini belirten en ufak bir çıkışlarını bilemiyoruz, Diyarbakır'daki girişimciler dışında. Sonra, tıpkı Kürtler gibi bin türlü sıkıntıdan bunalmış Türkler, işçileriyle, emekçileriyle, yaşam kavgası verenleriyle, bu tehditten ürküyorlar. Etnik çatışmaların nasıl başlayıp ne şekilde sonuçlar verdiğini bilenler de korkuyorlar. Benim gibi. Bizim gibi. İnsanların karar verme süreçleri omurilikte sonlandırılıp beyinleri devre dışı bırakıldığında, yani insanlar sınıfsal bilinçle değil zorla alıştırıldıkları biçimde otomatikleştirilmiş-refleks haline getirilmiş duygusal tepkiler vermeye yönlendirildiklerinde neler olduğunu bilenler korkuyorlar. Soruluyor, böyle bir etnik temizlik başladığında, kim bilecek kimin ne olduğunu? Hitler gibi planlamalar yapmaya aklı hiçbir zaman ermeyecek bizim gibiler de bu sorunun yanıtını ancak tarihte, geçmişte, hem de çok yakın geçmişte bulabiliyorlar. Bir yerde bir çatışma başladığında, işkence, ırza geçme, öldürme boy verdiğinde, öbür uçtan kaçış başlıyor. Yani, herkes kendi biliyor ne olduğunu ve harekete geçiyor. İnsanın en ilkel yaşamda kalma güdüsü harekete geçiyor. Bu güdü harekete geçtikten sonra da, "kaçma, dur, biz kardeşiz, hepimiz işçiyiz, emekçiyiz, çalışarak yaşamlarımızı sürdürmeye çalışıyoruz, bizim ortak düşmanımız bizi bağımlılık ve gericilikle 'taçlandırılmış' sömürüye tabi tutanlardır," falan demenin fazla bir yararı olmuyor. Bu anlattıklarımı, Bosnalılar'dan, Hırvatlar'dan, Sırplar'dan, saatler boyu dinledim. Hala öldürülme, ırzlarına geçilme, işkence görme korkusu yaşıyorlar, geceleri uyuyamıyorlardı. Bazıları, gündüzleri bir kaç saat uyuyarak-yorgunluktan sızarak insanın en önemli gereksinmelerinden birini ürkeklik içinde, kaçarcasına yerine getirebiliyorlardı.
Ne diyeceksek, bu aşamada söylemek zorundayız. Bir kere iş çığrından çıktı mı, cin şişeyi terketti mi, pandoranın kutusu açıldı mı, savaş adı verilen ve insan denen türün içindeki her türlü kötülüğü ortaya salan, en sakin görünene bile kötülük ürettiren felaket başladı mı, aklı ve sağduyuyu dinleyen olmaz. O büyük çöküşten sonra da, enkazdan kurtulanlar eğer hala sahipseler gözlerine, sadece çifter gözler birbirlerine bakar karanlığın sessizliği içinde. Bu 'sessiz bakış'ları, karanlığı yaşamayalım, kimse yaşamasın.
Bunlar, iyi, hoş, itiraz edilemeyecek dilekler. Peki, bu dilekler nasıl hayata geçecek? Elimizde 'kutsal'lıklarına inanılan kitaplarla sokaklarda dolaşıp "Yapmayın, etmeyin," vaazları mı vereceğiz?
Hayır.
Yapılacak tek iş, aynı toplumsal kategoriye ait olanları, sayıları gittikçe arttığı –bir iskemle üzerinde oturup saatlerce bilgisayar ve telefonla boğuşanlar örneğin, onlar kendilerini 'Wall Street Kaplanı', ya da bir tür Bill Gates sansalar da- halde, sınıf bilincine, işçi sınıfının bilincine sahip olmayanları uyarmaya çalışmak. Dün bu portalde Özgür Müftüoğlu'nun bir yazısı yayımlandı, DİSK ve onurlu geçmişi üzerine. Bu yazı okunmalı örneğin, gereği 'düşünülmeli'. 12 Eylül'ün yaptığı en düşmanca işlerden biriydi DİSK'i perişan etmek, Kürtçe konuşmayı, başörtüsü takmayı yasaklamak, Diyarbakır Cezaevi'nde insanlara dışkı yedirmek gibi 'eylem'lerinin yanısıra. DİSK'i yeniden kazanmak, özellikle de önemli işkollarından başlayarak ülkenin ekonomik-politik-toplumsal yaşamında söz sahibi olabilmek gerekiyor.
Aksi halde, çok geç olacak. Aynı dili, bizim dilimizi, çalışanı çalışamayanıyla bu ülke insanlarının dilini ortak düşünce ve duygularımızın ifade edildiği bizlere ölümü gösterip hepimizi sıtmaya razı etmek isteyenlerin dilinden ayırmak, geliştirip güçlendirmek göreviyle karşı karşıyayız.
Bunların eliyle gelecek ölüme de, sıtmaya da karşı olduğumuzu, onurlu bir yaşam istediğimizi hem söz, hem eylemle göstermemiz zorunlu.