Selim Yalçıner
Öğrencilerin öğrettikleri ya da siyasallaşmaktan çekinmemek
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:21 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:21
Öğrenci dendiğinde, hele de lise öğrencisi, öğrenmekle uğraşan genç insan akla gelir herhalde. Son haftalarda lise öğrencileri sadece öğrenme eylemiyle meşgul değiller, öğretiyorlar da. Kime, kimlere? Herkese. Neyi? Haklar için mücadelenin, gerektiğinde, ki birçok koşulda gerekiyor, siyasallaşmasından kaçınılmayacağını.
1 Mayıs’taki öğrenci pankartlarına, sloganlarına bakılınca, gençlerin bu bağlamda ne kadar yaratıcı ve doğrudan oldukları kolaylıkla görülüyor. Lafı dolandırmadan, eveleyip gevelemeden, doğrudan, umutlarına gölge düşürenlere yöneliyorlar. Böylelikle de, umutsuzluğa kapılmayacaklarını –aslında sahtekarlığı yapanların en önemli amaçlarından birinin bu olmasına karşın- gösteriyorlar.
İşçilerin, işsizlerin, alttakilerin, ezilenlerin, baskı altında tutulanların politik tepkilerini ortaya koymaları gereken –ve kısmen de koydukları- 1 Mayıs’a damgalarını, sınav sahtekarlıklarına direnen öğrenciler basıyorlar.
Denebilir ki, öğrenciler, siyasallaşmanın ne gibi sonuçlar verebileceği konusunda yeteri kadar deneyimli olmayabilirler, öyledirler de. Ancak şunu biliyorlar: haksızlığa karşı sesini çıkarmazsan, hiçbir kötülüğe karşı koyamazsın, baştan kaybedersin. Baştan, kaybeden olarak yerini belirledikten sonra da, bir daha asla herhangi bir kazanımın onuruna erişemezsin.
Bir kazanımla onurlanmak. Bu, ne demek? Biraz açalım.
Cumhuriyet, kokuşmuş bir monarşinin ardından geldi. Kim getirdi? Halk getirdi deniyor ama inanmayın, bir avuç burjuva devrimcisi getirdi, halkın, büyük bir bölümüyle izleyici olmaya gayret ettiği, çok küçük bir bölümüyle de ‘boğdurulduğu’ koşullarda, feci bir monarşiyi cumhuriyet takip etti.
Cumhuriyet, devlet eliyle burjuva yaratmaya çalışırken, ister istemez, tebayı yurttaşa çevirmeye yöneldi. Yurttaş olarak tanınan haklar, o ‘yurttaş’ların savaşımlarıyla kazanılmadı, yukardan, öyle olması gerektiği düşünüldüğünden verildi. Savaşım verecek gerçek yurttaşların –yurttaşlığın gereğini sınıfsal bağlamda yerine getirecek olanların- işin başında tasfiyesi, tasfiye edenleri bir anlamda sevindirse bile, ülkenin geleceğine oldukça olumsuz bir çıpa attı: haklar verilirdi, alınmazdı. Uğrunda savaşım verilmeyen hakların üstyapısal dönüşümlerle sunulmasının, bir ülkenin tarihi söz konusu olduğunda pek kısa sayılabilecek bir sürede tümüyle geri alınabilmesinin de koşullarını hazırladığı görülmek istenmedi.
Ardından 27 Mayıs 1960 geldi. 27 Mayıs İhtilalcileri de, ülkenin tasavvur sınırlarını zorlayan bir dizi demokratikleşmeyi gerçekleştirdiler. Toplu sözleşme ve grev hakkı, örgütlenme ve gösteri yapma olanağı, düşünülenlerin ifadesine getirilen özgürlükler, hep bir veri üzerine yaşama geçirildi: toplumun sınıflardan oluştuğu gerçeğinin göz ardı edilmesiyle.
Sosyalistlerin, görece adil bir seçime girebilmeleri, bir kez gerçekleşti, onda da 15 milletvekili çıkardılar, TBMM’deki gericilerin her gün “Komünistler Moskova’ya!” sloganlarıyla ‘süslenen’ fiziki saldırılarıyla uğraşarak bir dönemi zar zor geçirdikten sonra, acilen değiştirilen seçim yasası marifetiyle bir daha da yasa yapımına ucundan kıyısınan katılma olanağına kavuşamadılar, Meclis’e giremediler. Giremediler çünkü TBMM’ye girebilmek için gerekli mücadeleyi veremezlerdi, böyle bir mücadele düzlemi yoktu, ‘yukardan’ verilmiş gibi yapılan haklar, gene ‘yukardan’, geri alınıvermişti.
Bilinenleri yinelememizin nedeni, kazanım konusuna açıklık kazandırmak için. Şimdi, öğrenciler, eğer bu mücadeleleri sonunda bir kazanım elde ederlerse, elde ettiklerinin geri alınması olanaksızlaşır demiyoruz ama, oldukça zorlaşır, şiddetli bir otokratik yönetim –halen yol aldığımız süreç- gerektirir.
Keza, Silivri’deki haksızlıklar için verilen mücadele de, sınıfsal yanı solcular, sosyalistler her koşulda ezilerek, ezdirilerek taammüden budanmış bir alanda verildiği için herhangi bir sonuç vermesi ya rastlantılara ya da oligarşik pazarlıklara kalmış çabalar toplamıdır.
Aynı şeyi, sendikalar için söylersek, haksızlık mı etmiş oluruz? Herkes buna kendi deneyimiyle karar verebilir. Sendikal mücadele, ısrarla politik yanından soyutlanmaya çalışıldığı ve bunda bugüne kadar kısmen de başarı sağlandığı için, kazanımların kazanımların üstüne konulduğu bir birikime tanık olamamakta.
Kısaca, burjuva demokrasisi bağlamında bile en temel hakların –kazanılmadıkları için hızla geri alınabilmelerinden dolayı- yokluğunda yürütülen mücadele, tarihsel olarak, bir rejim değişikliği dönemine, rejimin iyice gericileştirilmesi dönemine denk düşme talihsizliğiyle de karşı karşıya. Tüm bu sözlerimi, sosyalistlerin onurlu mücadelelerini ayrı bir yerde paranteze alarak söylediğimi, gerek olmamasına karşın bir kez daha belirtmiş olayım.
Bu böyle diye, her şeye boş mu verilecek, hayır, asla. Biz boş versek toplumsal gelişim öyle yapmıyor, örneğin öğrencilerden öğrenme zorunluğunu dayatıyor.
Derdimiz kimleyse, sorunumuzu onunla çözmek zorundayız. Buna, siyasallaşma deniyor, öğrenciler biliyor.
Kuzular, koyunların sessizliğini yırtıyor.
Bir de, 12 Haziran’da, sosyalistlerin şarkıları birlikte söylenebilirse, çıkan gür sesi duymayan kalmayacak, televizyon kanallarının bazı pankartları görmemek için gösterdikleri olağanüstü ve de tabii ki siyasallığı yoğun gayretleri, siyasallıkla karşı koyularak boşa çıkarılacak, kimsenin kuşkusu olmasın.
Hadi Bella, şarkımızı birlikte söyleyelim!