Selim Yalçıner
Ne yani, Suriye’yle savaşacak mıyız?
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:32 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:32
Suriye konusuna ciddi ciddi, eldeki tüm verilerin didik didik edilerek yaklaşıldığı yazılar hem soL’da hem de ana akım medyada –tabii ana akım medyanın kendi bağlamında olmak üzere- yeterince yayımlandı. Bu konuyla ilgilenen herkes, iyi kötü bir şeyler biliyor. Beni Suriye dendiğinde rahatsız eden durum, bu soruna sosyalistler komünistler dışındaki yaklaşımların olağanüstü bir ciddiyetsizlik içermesi.
Benim bilebildiğim dört gazeteci var örneğin, bazı politik figürlerin dışında, Türkiye’nin Suriye’ye ‘girmesini’ isteyen. Bu dört gazetecinin görüşleri, sadece dört kişinin görüşleri olmadığından, savaş isteyen, bu bağlamda Türkiye’nin Suriye’yle merkez ülkelerinin savaşını kolaylaştıracak bir çatışmaya girmesini teşvik edenlerin gücü düşünülerek değerlendirilmeli.
Bu dört gazeteci diyorlar ki, ‘Suriye’de rejim, kardeşlerimizi öldürüyor, bu cinayete seyirci kalamayız’. Ya da, halkına savaş açtığından söz ediyorlar bu gazeteciler Suriye Devlet Başkanı’nın, bu katliamın önlenmesinin bir insanlık görevi olduğundan bahsediyorlar.
Kaygıları, ‘etik’ yani. İddiaları bu. İnsanlar ölmesin.
Bir yerden -örneğin savaş çıkarmak isteyenlerin bulunduğu bir konumdan- baktığında bu dört gazeteci, ‘insanlar ölmesin’ diyorlar, bu nedenle Türkiye’nin Suriye’yle savaşa girmesini öneriyorlar öte yandan, yüzde 99’un yanından bakıldığında da, yüzbinler milyonlar ölmesin deniyor savaşa karşı duranlarca, merkez ülkelerin çevre ülkeleri savaştırma girişimlerinin engellenmesinin önemi vurgulanıyor. Bu tez çok daha fazla etik değil mi? Asıl etik olan, savaşlara karşı durmak değil mi?
Türkiye’nin neden savaşmaması gerektiği üzerine çıkan yazılar çoğunlukta ancak bu çoğunluk, ana akım medyanın içinde olmalarına karşın, yeterince ses getirmiyor. Burada bir tuhaflık, ciddiyetsizlik yok mu? Herhangi bir sokaktaki insanlara rasgele sorsanız, kimse savaşalım demez, demiyor da. Peki Türkiye neden Suriye’yle her an savaşa girebilecekmiş gibi bir psikoloji içinde? Bu psikoloji nasıl oluşturulabiliyor?
Merkez ülkeler şöyle istiyor böyle istiyor deniyor. Merkez ülkeler ne istiyor? Ben ilk kurşunu atan olmayayım, sen bir zahmet çatışmaları başlat, ben arkadan –arkandan- gelirim. Bütün bunlar açık açık yazılıyor da. Bu, nasıl bir soytarılıktır diye soran yok. Böyle bir ‘muhabbet’ olabilir mi diye komünistler dışında kimse sormuyor.
Türkiye, Suriye ile çatışır da arkasından savaş başlar ve bu çatışmalar da önce Suriye Türkiye’ye saldırdı diye sunulursa, NATO, efendim, Türkiye’nin yanında olmak zorunda. Nato kuralları böyle.
İyi de, işler böyle gelişse, ya da böyle gelişmiş gibi gösterilse bile, NATO denen örgütün bugüne dek, yani kurulduğundan bu yana, bir adet galibiyeti var mı? ‘Biz insanlıktan bahsediyoruz, sen galibiyet arıyorsun’.
Galibiyet ararım tabii, hangi savaşı başlatan mağlup olacağım diye bu işe girişir ki, ona sorarsan hem haklıdır, hem de güçlü. Sonuçta kazanacaktır. Ne NATO, ne de onun en büyük ortağı ABD, İkinci Paylaşım Savaşı’ndan bu yana –onu da Sovyetler Birliği’nin desteği, Sovyet halklarının büyük fedakarlığıyla kazandı ya- hangi savaşı kazandı?
Konuyu, savaşalım diyenlerin düzeyinde sürdürüyorum, yanlış anlaşılmasın. Yoksa savaşın ne anlama geldiği üzerine çok yazıldı ben de yazdım, soL’daki başka yazarlar da. Ama artık iş, derinlemesine teorik yazılardan çok, sokaktaki insanın, yani savaştırılacak olanın çok daha rahat anlayabileceği bir dilden konuşmaya kalmış gibi görünüyor.
Savaşmak istiyor musun kardeşim?
İstemiyorsan, istemediğini belli et.
Belli et ki, seni savaştırmak isteyen iki elin parmakları kadar -belki daha bile az- sayıdaki insanın yaygarasını, savaş çığırtkanlığını sustur.
Artık iş, istikrar denilen kavrama sığınarak gericilere oy yığma vurdumduymazlığını aştı savaşın, savaşların eli kulağında.
Savaşı ya reddedeceksin, ya da sürüler halinde imha (telef) edileceksin.
Karar senin değerli kardeşim.