Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Musul ve Afrodit (12 Numaralı Parsel)

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:25 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:25

‘Musul Meselesi’, hem çökmekte olan Osmanlı Hanedanı’nı hem de yeni kurulmuş olan Türkiye Cumhuriyeti’ni oldukça yoran ve doğrudan petrolle (kod adı: Lanet) ilgili bir konuydu. Yeni duyduğumuz Afrodit (12 Numaralı Parsel) de aynı şekilde petrolle ilgili bir konu ve tıpkı Musul Meselesi gibi sadece yönetimi değil Türkiye’de yaşayanların tamamının geleceğini ilgilendiriyor ve sürüyor, hem Musul Meselesi hem de Afrodit Sorunu çözülmüş değil, ilkinin yarattığı olumsuzluklarla yıllardır boğuşuluyor, ikincisi ise bu olumsuzlukları katlayacak bir yoğunluk gösteriyor.

Her iki petrol (yazmıştık, kod adı: Lanet) sorununa biraz yakından eğilmekte yarar olabilir. İlkinden başlayalım.

Musul Vilayeti, başlatılma nedenleri arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun paylaşılmasının da bulunduğu Birinci Dünya Savaşı sürerken İngiltere ile Fransa arasında 1916 yılında yapılan Sykes-Picot Antlaşması ile Fransa’ya bırakıldı. David Fromkin’in A Peace to End All Peace adlı kitabında ayrıntılarıyla belirtildiği üzere, bu esnada Amerikan Standard Oil firmasının (sonradan Exxon) üst düzey görevlileri Musul’da araştırmalar yapıyorlar, bölgenin önemini anlamaya çalışıyorlardı. Sonunda, Musul Vilayeti’nin stratejik önemi olan bir alanı kapsadığını belirten raporlarını hazırladılar, şirketlerinin yönetimine ve pek yakın çalıştıkları İngiliz Hükümeti’ne sundular. İngiltere, Fransa’ya Ortadoğu’da başka bazı olanaklar önerdi ve Musul Vilayeti’nin kendisine ‘bırakılmasını’ 1920 San Remo Konferansı’yla sağladı.

Mondros Mütarekesi’nin (Ateşkesinin, Ekim 1918) ünlü 7. Maddesi, İngiltere’ye, bölgedeki Hıristiyanlar’ın güvenliğinin sağlanması ya da İngiliz savaş esirlerine iyi davranılması konularında bir sorun çıkması durumunda müdahele olanağı veriyordu. İngiltere, bu maddeye dayanarak, Musul’un kendilerine verilmesini Osmanlı’dan istedi. Musul’da konuşlanmış 6. Ordu’nun Komutanı Ali İhsan (Sabis) Paşa, İstanbul’un bu konudaki emrine önce karşı koydu. Mustafa Kemal’in, komutası altındaki Çukurova Bölgesi’nin aynı nedenlerle terkine, emrin yasal olmadığı gerekçesiyle karşı koyduğunu ve çeşitli yollarla sonuna kadar direnerek Çukurova’yı İngilizler’e terketmediğini anımsatalım, Ali İhsan Paşa’nın İstanbul’un emrine, ‘hiç olmazsa benim komutam altında Musul terkedilmiş olmasın’ diyerek isteksizce uyduğunu ve Binbaşı Halit (Akmansü) tarafından petrol bölgesinin İngilizler’e bırakıldığını belirtelim.

İngiltere, 15 Kasım 1918 günü, Standard Oil yetkililerinin raporlarını dikkate alarak Musul’a asker çıkardı. Türkiye Cumhuriyeti, Musul Vilayeti’nin, savaş sonunda Türk askerlerinin denetiminde olduğunu, Misak-ı Milli sınırları içinde bulunduğunu Lozan’da kayıtlara geçirdi ancak sorunun çözümünün bir yıl sonraya bırakılmasına engel olamadı. Türkiye, Musul’a, kendi sınırları içine yani, asker göndermeye ve durumu kesinleştirmeye giriştiğinde, Nasturi ve Şeyh Sait isyanlarıyla karşılaştı. Hazırlanmış olan birlikler, bu iki isyanı zorlukla bastırabildi ve Musul’a gönderilemedi. 19 Mayıs 1924’te Türkiye ile İngiltere arasında düzenlenen İstanbul Konferansı’nda Musul Vilayeti’nin nüfusunun üçte ikisinin Müslüman (Türk ve Kürt) olduğu, dolayısıyla bölgenin Türkiye’ye bırakılması gerektiğinin İngilizler’ce kabul edilmediğini, konunun götürüldüğü Milletler Cemiyeti’nde de bölgede plebisite gidilmesinin gene İngilizler’ce, Musul halkının bilinçsiz olduğu gerekçesiyle reddedildiğini anımsatalım.

Sorun, çözülmüş değil ve değişik biçim ve görünümlerde hala ve tüm şiddetiyle sürüyor.

Gelelim Afrodit (12 Numaralı Parsel) konusuna. Bu konu yeni, ve de aynı bağlamda bir başka sıkıntılı –ve halkların başını olağanüstü biçimde ağrıtacak- sürecin adı.

“Kıbrıslı Rumlar’ın, KKTC ve Türkiye’nin itirazlarına rağmen Doğu Akdeniz’deki ‘Afrodit’ kod adlı bölgede doğalgaz ve petrol aramak için sondaja başlaması gerilimi zirveye çıkardı. Türk donanması alarma geçerken, Rum Milli Muhafız Ordusu ve Deniz Kuvvetleri’nde izinler kaldırıldı. İsrail de insansız uçaklarla bölgeyi gözlemlemeye başladı. Kriz, İsrail ile Kıbrıs Rum Kesimi arasında imzalanan ‘münhasır ekonomik bölge anlaşması’ ile başladı. İsrail’in karasularının açıklarında dev bir doğalgaz yatağı bulunmasının ardından, Rumlar da İsrail ile anlaşarak aynı bölgenin kendi sınırlarına yakın yerlerinde arayışa girişti. Potansiyeli en yüksek görülen Limasol açıklarındaki 12 Numaralı Parsel’e de ‘Afrodit’ adı verildi. Amerikan Noble Firması ile anlaşıldı ve bölgede sondaj kararı alındı. İsrail’in Delek Şirketi’yle ortak olarak İsrail açıklarında doğalgaz çıkaran Noble Şirketi, petrol platformu Homer Ferrington’u bölgeye getirdi ve Afrodit’in merkezine yerleştirdi. Bu durumda Türkiye de KKTC ile kıta sahanlığı anlaşmasını yürürlüğe sokacak ve KKTC’yi ‘münhasır ekonomik bölge’ ilan ederek, Girne ve Magusa açıklarında petrol ve doğalgaz arayacak.”

Alıntı, Akşam Gazetesi’nin 20 Eylül 2011 tarihli sayısından. Aynı haberde, Türkiye’nin elindeki verilere göre Kıbrıs, Lübnan ve İsrail arasındaki bölgede 3.45 trilyon m3 doğalgaz ve 1.7 milyar varil petrol, Delta Havzası’nda 7 trilyon m3 doğalgaz ve 1.8 milyar varil petrol, Kıbrıs, İsrail ve Mısır arasında kalan alanda 10 trilyon m3 doğalgaz ve 8 milyar varil petrol, doğuya uzanan bölgede 3 trilyon m3 doğalgaz ve ayrıca toplam değeri 3 trilyon dolar olan 60 milyar varil petrole eşdeğer hidrokarbon rezervleri bulunduğu belirtiliyor.

İşte –bize göre- yeni bir baş ağrısı nedeni daha. Böylelikle ‘sıfır sorun’dan, ‘tümüyle sorun’a, yatay geçiş –her ne kadar dikey geçiş yaptığımız, nedense Türkiye’nin güçlenmesinden hiç de memnun olmayacağı bilinen kesimlerce bile yapılan göz yaşartıcı övgülerle öne sürülse dahi- tamamlanmış durumda. Anlaşıldığı ve görülebildiği kadarıyla, sorunlu olmadığımız komşu kalmadığı gibi, aramızın iyi sanıldığı ülke sayısı bile oldukça sınırlı bir hale gelmiş durumda.

Bu kadar çok sorun, sonunda dolaşıp gelip –alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete- Türk’üyle Kürt’üyle halkın başına çökecek.

Birileri, bugün bile masaya oturup çözümlenmesi mümkün sorunları, halkların kanları üzerinde yükselen cesetlerden yapılmış masalarda bu kez, güle oynaya çözecekler ve bizler –büyük çoğunluğumuzla- onlara milyon milyon oy vermeye devam edeceğiz. Sevineceğiz bir de, oh, sonunda sorun çözüldü diye, o da belki. ‘Bu sorunları başımıza kim, kimler getirdi, işin altındaki asıl nedenler nelerdir’ sorusunu sormak aklına bile gelmeyecek büyük çoğunluğumuzun.

[email protected]

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları