Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Milliyetçilikler neden kışkırtılır?

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:29 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:29

Milliyetçiliklerin kışkırtıldığı her durumda, görünen, gerekçe gösterilen her nedeni bir kenara not edip, bu tutuma yol açan asıl kaynağa yönelmekte büyük yarar bulunduğunu, tarih anlatıyor. Milliyetçilik, durduk yere kışkırtılmıyor. Aklın bir kenara itilip kolay uyarılabilen duyguların düşüncenin, algı-anlama-anlamlandırma sürecinin unutulup davranışların reflekslerle belirlenmesinin yarar getireceği, egemenlerce uygun bulunduğunda milliyetçilik, kapitalizmin bu son evresinin en olumsuz kolonlarından biri, öne çıkarılıyor.

Egemenlerin, milliyetçilikten önce, toplumları kendilerine göre yönlendirebilmek için kullandıkları araç, genel olarak, dini birliğe dayalı ümmetçilikti. Ümmet, yani aynı dine inananların oluşturduğu topluluk, sınırları belli bir yapıdan çok, sınırları her açıdan belirsiz ve genişlemeye uygun olduğu düşünülen ortamlarda yaşam bulabiliyordu. Ümmet, genişleyebilmesi –kendine göre- mümkün görülen bir ideolojinin yayılabilmesine, gene görece olarak, katkıda bulunabileceği varsayılan toplumsal yapıya karşılık gelebiliyordu.

Kendisinden önce gelen dinden kaynaklandığı –doğru yanlış- kabul edilen sorunların, yeni ve başka bir dinle aşılabileceği varsayımına, ümmet, yaşam alanı sağlayabiliyordu. Dinin ve dinle ilgili kurumların, toplumsal sorunların çözümünde yeri olamayacağının, toplumsal-ekonomik-politik koşullarla kanıtlandığının ve dinin, bireyin dinin açıklama getirdiği varsayılan alanların yardımıyla günlük yaşamını kolaylaştırabilmesi ile sınırlandırıldığının genel kabul gören tarihi, Avrupa’da örneğin, 1648’dir. Aynı tarih, her an değişebilir olmasıyla da ümmete yaşam alanı veren koşulların değişip, feodaliteden kapitalizme geçişin ve her an değişebilir olmayan sınırların varlığının kabulünün de simgesel başlangıcı olarak görülebilir.

Milliyetçilik, böylelikle kapitalizmin –o coğrafyada egemenliğini öne çıkartan burjuva sınıfının- yararlandığı ana kolonlarından biri olma özelliğini – burjuva devrimini yaratan (soylular ile burjuvalar arasındaki hariç) sınıfsal çelişkilerin, halk desteği alınarak toplumsal dönüşüm oluşturulduktan sonra artık işçilerin sınıf çıkarlarının birkaç göstermelik kolaylığa indirgenmesiyle- kazandı. Ümmet, yerini millete bıraktı ya da öyle olmasının sağlanabilmesi için elden gelen her şey, burjuvalar tarafından yapıldı.

Milliyetçiliğin, “Kimin için milliyetçilik?” sorusuna yol açması ise, son dönem küreselleşmesiyle birlikte gündeme geldi. Kapitalist metropoller, gelişmiş kapitalist ülkeler, merkez ülkeler, kendi milliyetçiliklerini her geçen gün güçlendirirken, kapitalist trene çok geç atlamış, gelişmekte olan çevre ülkelerin milliyetçiliklerinin ‘çağdışı’ olduğunu, o ülkelerdeki dostları aracılığıyla da, vurgulayıp durmaya başladılar. Hepimiz küreseliz, hepimiz dostuz, hepimiz –kitabı olan dinler söyleminin de katkısıyla- kardeşiz söylemleri, gelişmekte olan çevre ülkelerin, merkez ülkelere bağımlılığının gücünü pekiştirmek için değerlendirildi.

Dini ideoloji yayılmaya meraklı ülkelerin –üretici güçlerinin gelişmişlik düzeylerine, kişi başına gelirlerine, toplumsal örgütlenme durumlarına, gezegenin genel koşullarının uygunluğuna bakmaksızın- kullanımına, bağımlılık ilişkilerince de onaylanarak, sokuldu.

Kısa sürede görüldü ki, iyi ya da kötü, öyle ya da böyle, çizilmiş sınırların kendilerini koruma yönündeki refleksleri, bir önceki dönemin söylemi, yani dini söylem kullanılarak ortadan kaldırılamıyor. Din kardeşliği, bir ulus oluşumuna yeterli koşulları çok az ölçüde barındıran ortamlarda bile, sınırların görece koruyuculuğuna, bir dönem öyle görüldüğü için çekilmiş ülkeleri, bu, bir ölçüde ‘verilmiş’ haktan kolay vazgeçiremiyor.

Din kardeşliği yetmiyorsa, ki Avrupa’da yetmiyor, Ortadoğu’da yetmiyor, Afrika’da yetmiyor, Amerika’da yetmiyor, Asya’da yetmiyor girişimde bulunanları, milliyetçiliğin reflekslerine yaslanmaya zorluyor. Tanığı olduğumuz milliyetçilikler, büyük ölçüde, bu yetersizlikten kaynaklanıyor.

Karşılaşılan sorunların çözümünün verili bir coğrafyada yapılacağının kapitalistler ve organik entelektüelleri tarafından –kimi zaman eşzamanlı olmasa da- açıkça görülmesi ve de bu çözümün sınıfsal çelişkileri bastırarak gerçekleştirilmesi zorunluğu, ister istemez egemenleri dini bağnazlığın yanısıra milliyetçiliklerin bağnazlığından medet ummaya itiyor.

Çevre ülke yöneticilerinin, coğrafyalarını, merkez ülke sermayelerine her koşulda açık tutmak zorunluğunu –ve sorumluluğunu- unutmuşçasına milliyetçiliğe sığınırmış gibi yapmaları arasındaki çelişkinin açıklığı, en az, kışkırtılmış milliyetçiliğin sömürü, baskı ve savaştırılmayı kolaylaştırdığı kadar net.

[email protected]

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları