Selim Yalçıner
Korkaklıktan Padişahlığa Sinsi Geçiş
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:06 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:06
Türkiye, hızla padişahlığa doğru gidiyor. Görülüyor, görülmeyecek gibi değil, çok açık.
Yasama, yürütme ve yargı erklerinden oluşan devlet yapıları, her devlet yapısı, bu erklerin kullanımına ve birbirleriyle olan ilişkilerine göre adlandırılıyor. Devlet yasama, yürütme ve yargının birbirleriyle olan ilişkileri bağlamında rejimini isimlendiriyor. 21. yüzyılda, demokratik olma iddiasındaki bir devletin de, bu üç erki 'kuvvetler ayrılığı' ilkesi uyarınca, birbirlerinden bağımsız tutabilmesi gerekiyor. Yasama bağımsız olacak, yürütme bağımsız olacak, yargı bağımsız olacak. Devlet denilen yapıyı oluşturan bu üç kuvvet, birbirinden bağımsız ancak anayasa ve yasalar çerçevesinde uyumlu çalışacak. Bu koşullara 'görece' uyulduğunda demokratik olma iddiası öne sürülebilir. Aksi halde, rejime doğru adını vermek zorunluk halini alır: Oligarşik görüntülü otokrasi.
Şimdi, durum ne: Yürütme, oyların çoğunluğunu alan partinin içinden çıkan başbakan ve bakanlar kurulu, biçimsel açıdan, bağımsız. Yasama, siyasi partiler ve seçim yasaları gereği, parti başkanlarının ya da merkez organlarının –parti başkanlarının yakın arkadaşları- seçtiği vekillerden oluşuyor. Vekiller, seçim bölgelerinde (bağımsızlar hariç) yaptıkları çalışmaların ya da sahip oldukları etkilerin karşılığı olarak değil, parti başkanlarının kendilerini listelere koyması sonucu seçilebiliyorlar. Dolayısıyla, parti başkanlarının iki dudağının arasına bakıyorlar. Yasama'nın, yasa koyma, değiştirme ve kaldırma görevleriyle yürütmeyi denetleme görevini yerine bu nedenle getiremiyorlar, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin yasama çalışmalarının yüzde 95'ini, hükümetin getirdiği tasarıların kabulü oluşturduğu için. Yasama, böylelikle oyların çoğunluğunu alan partinin kurduğu hükümete tabi oluyor, bağımsızlığını yitiriyor. Yargı da büyük ölçüde yürütmenin etkisi altında, biliniyor, yüksek yargıyı da yürütmenin denetimine soktuğunuzda, bu üç erk, üç kuvvet, pratik olarak tek bir kişide toplanmış oluyor. Yürümenin başında. Bu, duruma göre eğer çoğunluk partisi tarafından önerilmişse, cumhurbaşkanı da olabilir, başbakan da. Padişahlık neydi, bu üç kuvvetin tek bir kişide toplanmış hali. Ne zamana kadar böyleydi? 1800'lerin ilk çeyreğine kadar. Ondan sonra, aşama aşama padişahların yetkileri sınırlandırıldı, 2010 yılına gelindi, kuvvetler ayrılığının neredeyse artık genel kabul gördüğüne inanılan bir döneme. Birden, padişahlığa geri dönüleceğinin işaretleri verilmeye başlandı. Bir kişi, iktidar partisinin başkanı, hem yürütmenin,hem yasamanın, hem de yargının başına getirilmek isteniyor. Bu, padişahlıktır. Nasıl olabiliyor böyle bir şey, geleneği korkaklık, alçaklık, hainlik olan, düzeyini işgal güçlerinin savaş gemisine gizlice binip ülkesinden kaçmakla taçlandıran bir geçmişe özlem duymak, bu özlemi ülkeyi işgal eden ülkelerin bayraklarını öperek –ve de asla kurtuluş savaşına inanmayarak- biyolojik varlıklarını biraz daha kalabalık bir halde sürdürmeye razı olanların 'ideolojik' desteğine yaslayabilmek nasıl bir 'cüret' ve 'ruh hali' gerektirir, ibret verici.
Amerika Birleşik Devletleri'nin desteği? İngilizlerin desteğini anımsamak yararlı olabilir burada, o da ilgili kişiyi iyice onursuzlaştırarak bir zırhlılarına –yukarda değinildiği üzere- alıp kaçırmaya varacak kadar alçaltıcı sonuçlara yol açabilir, tarihle yüzleşme konusunu dillerinden düşürmeyenlere anımsatılır.
"Senin yerine ben mi susturayım meclisi?"
"Ben bu davanın savcısıyım!"
"Dağıtırım toplantınızı!"
Bu üç tümceyi de kuran aynı kişi. Bir kişi. İlk tümce, yasamayı yönetmeyi anlatıyor, ikincisi yargıyı, üçüncüsü de yürütmeyi. Neredeyiz? 2010 Türkiyesi'nde.
Türkiye?
Evet, Türkiye, yargı erkini yürütmeye doğrudan bağlamayı amaçlayan anayasa değişikliğini demokratik bir aşamaymış gibi cilalamaya çalışan politikacıların kanal kanal dolanıp ağızlarından bal akıttıkları ülke'Geçici 15. Madde Yalanı'nın utanmazca (Ha, evet, e canım zaman aşımı var, hem de adamları hangi anayasaya göre yargılayacaksın, üstelik darbe yapmak –teşebbüs değil, o suç- diye bir suç ceza yasasında bulunmuyor, ayrıca da adam doksanını aştı, yani, bilemiyoruz ki...) bilim adamı kimliği olanlar tarafından bile gevelenip durduğu ülke Sayıları iki elin parmaklarını zor bulan 'avukat'ın (avukat terimi, birbirlerine karşı artık hangi anlama kullanıyorlarsa, onlara ait, gerçek avukatları tenzih ederiz) 72 milyonla alay ettiği ülke İnsanların haklarını aramaya karar verdiklerinde savaşa gider gibi hazırlanmak zorunda bırakıldıkları ülke İşçilerin yasal hakları için bir araya geldiklerinde gazlandıkları ülke Değil!
Türkiye, bu değil. Nazım'ın, adlarını saymakla bitiremeyeceğimiz onurlu insanların ülkesi bu ülke. Etnik, dinsel, mezhepsel vesaire 'kimlik'leri ne olursa olsun, Tekel Direnişi'nde bir araya gelen ve birbirine kim ve ne olduğunu sormayı akıllarından geçirmeyen insanların ülkesi. Padişahlığı, saltanatı ihya etmeye, toplumu iki yüzyıl öncesine sürüklemeye çalışan ve bu amaçla her türlü dış desteğe çaresizce asılanların gerçek yüzlerini bulundukları her yerde, her durumda anlatan insanların ülkesi.
Korkaklığa, sinsiliğe direnen insanların ülkesi. Bir avuç asalağın değil, milyonlarca onurlu insanın ülkesi.