Selim Yalçıner
Kapitalizmin Krizinin Asıl Büyük Dalgaları Yolda
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:10
Öncelikle şunu iyice vurgulamak gerekir ki, yaşamımızın ekonomik, toplumsal ve politik açılardan giderek zorlaşmasına yol açan kriz, kapitalist 'uzman'ların öne sürdüğünce bir doğal yıkım gibi öylesine çıkan, felaket getiren bir rastlantı değil, kapitalizmin krizidir. Kapitalizm krizde. Gezegenin milyarlarca insanı kapitalizmin krizinin sıkıntılarını yaşıyor. Kapitalizm, karlılığının düşmesiyle krize giriyor. Yeniden ve de çok daha büyük karlılıkları görmeden de krizden çıkıldığını düşünmüyor, bu yapı. Kriz süresince de, emperyalist kapitalist metropoller, öncelikle varlıklarını güvenceye alabilmek için 'gereken'leri yapıyorlar. Sorun, ilk adımda, halkların bu kriz sonucu oluşacak –oluşabilecek demiyoruz- savaşlarda ölmemelerini, açlıktan kırılmamalarını, birbirlerine girmemelerini, asıl büyük kriz dalgalarını görece göğüsleyebilmelerini sağlayacak önlemleri düşünmek. İkinci adımda da yapılabiliyorsa, yeniden kurmak.
Sırasıyla, özetleyerek devam edelim. Kapitalizm, 1970'lerin ortalarından itibaren krize girdi. Bu kriz, her kriz gibi, karlılıkların düşmesiyle kendini gösterdi. 1945-1970 arasında özellikle kapitalist emperyalist metropollerde yaşanan büyük büyüme, finans kesimini de büyütmüştü. Sanayi kesiminin karlılığının düşmesiyle, finans kesiminin karlıymış gibi görünmeye devam etmesi anakronik olarak, kafası kesilmiş tavuğun koşması örneğine benzer şekilde biraz daha sürdürüldü. Yani, sanayi kesiminin karlılığı düşerken, finans kesimi karlıymış, karlı olabilirmiş gibi görünüyordu. Sanayi kesiminde oldukça uzun bir süre devam etmiş olan karlılığın birikimi, yeniden sanayiye yatırım ya da tevsi-genişletme olarak dönmedi, o riske girmedi, giremezdi, en kolay yolu seçti: büyük, çok büyük miktarlarda fonlar, finans kesimine yöneldi. Finans kesimi, bu gelen fonlara, sanayideki düşük kar oranlarının oldukça üzerinde bir 'getiri' vaad ediyordu ya da gelen paraların büyüklüğünden başı dönmüş gözü kararmış bir halde böyle bir vaadde bulunmak zorundaydı. Finans uzmanları, akla gelmedik 'numara'lara yöneldiler, bir takım 'türev'ler icat ederek sanayiden sağlanmış olan birikimlerin kendi kasalarına gelmesini sağladılar. Finans kesiminin kapılarını, daha yüksek kar için zorlayan birikimin, yüzlerce milyon dolarlardan başladığını da bu arada belirtmek zorunlu. Finans kesiminin dahi çocukları, uyuşturucu piyasalarında bile –yoğun rekabetten dolayı, gazetelerden okuduğumuz kadarıyla- görülmeyen 'kar'ları, kasalarının önünde kuyruk oluşturan para sahiplerinin bir dönem yaşamasına katkıda bulunduğu saadet zinciri sayesinde ödeyebildiler. Bir 'yatırımcı'ya, sonra gelen 'yatırımcı'nın parasının bir bölümünü vererek, kar ediyormuş gibi görünerek. Kimse, bu dahi çocukların hangi alanlara yaptıkları yatırımlardan bu karları sağladıklarını ve 'yatırımcı'lara söz konusu 'getiri'leri nasıl sunduklarını sormadı. Arada bir, kapitalizmin vardığı bu aşamayı sorgulayan ve işlerin böyle gitmeyeceğini söyleyen uzmanlar da çıktı, ancak bu kişiler, yeni dünya düzenini anlamamakla suçlandılar. Solcular, sosyalistler, komünistler işlerin böyle gitmeyeceğini biliyorlardı, ancak onlar da 89-91'den etkilenip bir kenara çekildiler.
Bu saadet zinciri 30 yıl sürdü. Finans kuruluşları patlamaya (bakınız Türkiye'deki banker faciası, olay aynı, sadece miktarlar farklı) başladı. Anlı şanlı devletler, hastalardan 1 milyon doları sakınırken, finans kesimine yüzlerce milyar dolar akıtmaya başladılar. Sonra rakamlar trilyon dolarlara çıkmaya başladı. Yapılmayan karlardan, edinilmeyen katma değerlerden oluşan dağlar, birbiri ardına ortaya çıkıyordu. Emperyalist kapitalist metropoller, banknot matbaalarını 24/7 çalıştırmaya yöneldiler. Ancak aralarında da sorunlar vardı. Kendini görece güçlü hisseden Almanya gibi ülkeler, Amerika Birleşik Devletleri'nden gelen "Hadi siz de para basmaya devam edin," uyarılarına karşı koymaya başladılar. Emperyalist kapitalist metropoller sadece birbiriyle değil, kendi içlerinde de sorunlar yaşıyorlardı.
Bu işler, böyle gitmeyecekti.
Nasıl gidecekti?
Kapitalizmin 'akil' uzmanları bir araya gelip, kapitalizmin sorunlarını –aşırı karlılığını sürdürülebileceği yeni alanlar açarak örneğin- 'sağduyu'yla çözerek insanların daha mutlu yaşayacakları bir dünya mı tasarlayacaklardı?
Hayır. Kapitalizm, insanlık dışı bu uygulama, kendini yaşatabilmek için, o ana kadar en yüksek katma değeri sağladığı ve belirli bir ölçüde de toplumsallaştırdığı sektöre sığınacaktı, silah ve ilintili alanlara. Savaşlar çıkaracaktı kısacası.
Ancak bir sorun vardı. Kapitalist emperyalist metropollerin bireyleri, öylesine bencilleştirilmişlerdi ki, herhangi bir yerde savaşa, 'Hür Dünya' gibi sloganların etkisiyle gitmeye pek istekli değillerdi. İkide birde askerden kaçıyorlardı. Savaşmaya isteksizdiler. Bu isteksizlikleri ortadan kaldırılıncaya –dini, milliyetçi sıkıntıları yeniden canlandırılıncaya- kadar, gezegenin geri kalanında, emperyalizmin önemli çıkarlarının korunmaya, genişletilmeye çalışıldığı bölgelerde, savaşmaya, insanlarını ve çok sınırlı kaynaklarını iyice abuklaştırılmış 'ideal'lere harcamaya hevesli ülkeler, devreye sokulamaz mıydı? İyi kötü kaynağa, petrol gibi olanaklara sahip olan ülkelerin bu olanaklarını ve insanlarını çöpe –aslında kapitalist emperyalizmin kasalarına- atmalarına 'yardımcı' olunamaz mıydı? Bunun için, bölgelerde, kendine göre bir tarihe sahip olan küçücük, önemsiz ve de asla kapitalizmi hedef almayan çelişkiler kullanılamaz mıydı?
Bal gibi kullanılırdı, geçmişte de kullanılmıştı. Kullanılmıştı ama insanların bellekleri yok edilmişti, bir türlü yakın geçmişlerini bile anımsayıp önlem alamıyorlar, emperyalistlerin tezgahlarını bozamıyorlardı. Uğradıkları hipnozdan çok memnundular. İnsanlar, halklar birbirleriyle rahat rahat boğaz boğaza getirilirdi. Bir tek kapitalizme karşı olmasınlar da, neye karşı olurlarsa olsunlar.
Emperyalist kapitalist metropollerin dışında kalan ülkeler, bunlara ne isim verilirse verilsin, bir yandan krizin büyüyerek yaklaşmakta olan dalgaları, öte yandan da adını andığımız metropollerin gerginlikler ve savaşlar çıkarma planlarıyla karşı karşıya.
Ve sol, halkların vicdanı yani, bu süreçte kapitalizm ve yalakaları tarafından bir kenara itilmiş durumda, "Dini yaklaşımı olmayan bir solun başarı şansı yoktur," diyebilen ve akademik ünvanı bulunan kişilerle dolu televizyon ekranları.
Sen insanları insan yapan en önemli unsuru, vicdanı yani, solu iyice ezerek ortadan kaldırdığını sanırsan, hangi dine uygun davrandığını söyleyebilirsin ki? Dini söylemlerle oy alsan da, günün birinde o oyları verenler bir bakarsın ekonomik, politik, toplumsal nedenlerle karşına dikilivermişler! Dini istismari doruğa çıkaranların şehit cenazeleri gibi dini bir etkinliğe katılamaz oluşları, alttan alta ekonomik, toplumsal ve politik nedenlerden kaynaklanmıyor mu?
Pek yakın geçmişte, Tekel direnişi, metrobüs mücadelesi, 1 Mayıs eylemi yaşandı. Bunları unutmayalım. Bizim belleğimiz, sahip olmamızı istedikleri kadar kısa olmasın. Özellikle Tekel direnişinin gösterdiği gibi, önemli işkollarında etkili olmanın kazanımları korumada yaşamsal ağırlık taşıdığı akıldan çıkarılmasın. Sürekli barış istensin. Teori, özellikle doğa bilimlerindeki gelişmelerle iyice zenginleştirilsin, felsefe güçlendirilsin. Dilek bu. Yapılabilirse.