Selim Yalçıner
"Hepimiz Her Yerde Tutumumuzu Almak Zorundayız!"
Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:36 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:36
DÜNYA SOLA DÖNÜYOR - AVUSTURYA Yazıları
"Son olaylara inanmakta güçlük çekiyorum. Bir çok okula gidip sınıflarda konuşmalar yapıyorum, Nazi toplama kamplarında çektiklerimizi, tabii çocuklara anlatılabilecek şekilde, aktarıyorum, hiçbir gün de bu tür tepkilerle karşılaşmadım. Sanıyorum yeterli çalışmıyoruz, çocuklarımıza o dönemi gerektiği gibi anlatamıyoruz. Bunda, Nazi döneminin çok önemsiz kişilerinin yargılanıp mahkum edilmelerinin de bir payı olmalı. Olayı, faşizmi, tüm boyutlarıyla yansıtamıyoruz anlaşılan. Daha çok, çok çalışmamız lazım. Hepimiz, her yerde tutumumuzu almak zorundayız!"
Başlık ve ilk paragraf, Marko Feingold'a ait. Feingold, Nazi toplama kamplarından kurtulabilen ve artık neredeyse elle sayılabilen 'gazi'lerden biri. Salzburg Yahudi Cemaati Başkanı. Tepkisini yüksek sesle dile getirmesine yol açan olaylar ise, geçen yazımızda sözünü ettiğimiz Ebensee Nazi toplama kampındaki anma törenine üniformalı gençler tarafından yapılan saldırı ve Viyanalı lise öğrencilerinin katılımıyla Polonya'daki Auschwitz Toplama Kampı'na düzenlenen gezi sırasında bazı öğrencilerin 'Yahudilerin tümümün gaz odalarında öldürülmesi gerektiği'ne ilişkin sözler söylemeleri.
Feingold'un söyledikleri, ister istemez bazı çağrışımlara yol açıyor. Geçmişle hesaplaşmak, o kadar kolay bir şey değil. Biz, Osmanlı geçmişimizle hesaplaştık mı örneğin? Saltanat ve hilafeti kaldıran o meclisin, ki, tümü Osmanlı'ydı ve 'Padişahımız halifemiz efendimiz' diye bağırmışlardı yıllardır, öyle yetişmişlerdi, düzeyinden bile çok çok gerilere, gönüllü olarak hatta, götürmüyor muyuz kendimizi? O Meclis, neredeyse rüyalarına giren padişahlık ve hilafetten, kendi elleriyle kurtulmamış mıydı? Kurtuluş Savaşı'nı veren kadroların birbirlerine hiç de kölelik bağlarıyla bağlı olmayan, ayakları üzerinde özgürce dikilmeyi yeğleyen ve olağanüstü değişik kesimlerden gelmiş üyeleri, çürümüşlüğü ve ihaneti belgeli hanedanın son kalıntılarını ve ünvanlarını tasfiye ederken, bir kaç istisna dışında, tereddüt mü etmişlerdi?
Yaşamın tüm alanlarını denetleyen şeriat'ı kaldırıp çağdaş hukuku getirirken bize mi sormuşlardı, hayır, kendileri, yani aşağı yukarı 19. yüzyılın sonlarında doğmuş olan o nesil, öyle gerektiği, doğrusu öyle olduğu, tarih öyle getirdiği için o olağanüstü kararları alabilmişlerdi. Kadınları, Avrupa'daki bazı ülkelerden de önce, erkeklere eşitlemişlerdi, yaşamın tüm alanlarının teokratik biçimde denetlenmesine karşı koymuşlardı. Biz yapmamıştık, onlar yapmışlardı bunu.
Faşizm faşizm adını İtalya'dan aldığı ve İtalya'da da faşizm kalmadığı için artık (şu anda diyelim isterseniz) konuşulması gerekmeyen bir konu değil. Faşizm, her zaman her yerde olabilen, nefretten güç alan bir ideoloji, 'kendi' diye tanımladığı çerçevenin dışında kalana, 'öteki'ne karşı kışkırtılan düşmanlıktan beslenen, yaşamın tüm alanlarını denetlemeye yönelen, buna karşı çıkanları yok eden bir tutum.
'Yaşamın tüm alanlarını denetlemeye yönelmek', ne demek? Böyle yaşayacaksın, demek. Faşizm demek. 'Yaşamın tüm alanlarını teokratik biçimde denetlemek' ne demek, şeriat demek, Osmanlı'ya geri dönüş demek. Ülkenin bir çok yerinde, bir çok yerinde sözü pek doğru olmadı, tümüne yakın bir bölümünde neredeyse, günlük yaşamda denetim var. Bu denetimin kaynağı da belli. İster mahalle baskısı diyelim ister başka bir şey, 'bu mahalle nasıl davranılmasını ister acaba' diye kendi kendimize sorup, ona göre tutumumuzu belirlemiyor muyuz bir çoğumuz, bizden istenmeden daha, kendimiz vermiyor muyuz?
Eksik olan şimdilik, bu durumun yasallaşması. Yasalar hazır aslında, en uygun durumda açıklanmayı bekliyor. Faşizm var, sokağı ilgilendiren yasalarında sadece 'beklemede' kalınıyor, o an geldiğinde 'iş', 'tamamına' erdirilmiş olacak.
'Geçmişle hesaplaşmak' çok güzel bir söz. Bizim, her zaman yaptığımız şey zaten. Geçmişle hesaplaşmadan ölenlerden, işkence görenlerden, yıllarca hapiste kalanlardan, işsiz bırakılanlardan, yurt dışına çıkması 'uygun' görülmeyenlerden ve yakınlarından özür dilenmeden, hem de iyice, hem de bir takım 'sicil' kayıtları silinmeden örneğin bu ülke, geçmişiyle hesaplaşmış sayılabilir mi? Geçmişle hesaplaşma dendiğinde şu anda ilk akla gelen konular ise bizim hep konumuz oldu zaten. Bu konularla ilgili olarak kimseden öneri almamıza gerek yok. Biz dedik tüm bu hesaplar kapatılsın diye. Özgürlükler ve demokrasinin bu konular için de gerekli olduğunu yıllarca bizden başka söyleyen oldu mu? Halkların çektiği çilelerin geçmişle hesaplaşarak görülmesini, o olaylar olduğunda daha, başkaları öyle istiyor diye değil, kim dile getirdi? Açılır bakılır gazetelere, dergilere, kitaplara, kim istemiş halkların yaralarının sarılmasını, görülür.
Konu uzun, yer kısa. Şu önemli, bu görüşler, bu tutumlar bizim. Biz böyleyiz zaten. Tek eksiğimiz, ne olduğumuzu bulunduğumuz her yerde evimizdekilerle, komşularımızla, mahallemizdekilerle, işyerimizdekilerle, yolda karşılaştıklarımızla, her yerdekilerle kısacası, paylaşmamamız.
Derdimizi, sorunlarımızı, sıkıntılarımızı anlatmak için bir yerlere gitmemiz gerekmiyor, bulunduğumuz yerde özetle, istediklerimizi söylesek yeter. Onurla hem de. Çünkü bu bizim özelliğimiz. Özelliklerimizden biri diyelim aslında. Başka ne gibi özelliklerimizin olduğunu ise, işler iyice sarpa sarınca, işsizlik, açlık kol gezerken, savaşlara karşı durulması yaşamsal önem kazandığında, insanların varoluş sorunları yoğunlaşınca göreceğiz, kendimiz bile şaşırarak hatta. Kendini insanlığa adamanın hava gibi solunduğu ortamlardayız biz. Bu nedenle o bir avuç çıkarcı, durmadan bizden söz etmiyor mu, biz gücümüzü bilmiyoruz belki şu anda, o kadar, onlar biliyorlar oysa, milyarlarca olduğumuzu.