Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Halkların Kanları Kapitalist Emperyalistlere Feda Olsun Mu?

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:10 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:10

Irak'ın, Filistin'in, Afganistan'ın, Pakistan'ın ve de Türkiye'nin durumları biliniyor. Kan kaybediyor bu ülkeler gelecekte de anılan ve anılacak olan ülke halklarının kan kaybının artacağı ('Döktükleri kanda boğulacaklar!'-her dilde karşılığı var bu ifadenin) görülüyor. Halklar, kendi çıkarları, gelecekleri daha özgür, daha mutlu, daha eşit, daha adil ve barış içinde bir yaşam için mi kan kaybediyorlar, giderek tırmanacağından korkulan bu boğazlaşmanın olumlu bir sonuç çıkarması olası mı, yoksa halklar, kapitalist emperyalistler için mi kan döküyorlar, döktükleri kan, feda olsun mu?

David Fromkin, "A Peace to End All Peace" adlı kitabında, Birinci Paylaşım Savaşı'nın ardından toplanan ve barış anlaşmalarının hazırlandığı Paris Konferansı'na uzunca bir yer ayırıyor. Churchill, bildiğimiz emperyalist, o dönemde Büyük Britanya Donanma Bakanı. Paris'te süren toplantılarda bir görevi yok. Ancak kendi kendine görev ediniyor ve savaş sonrası koşullarında, Londra'dan Paris'e tam dört günlük bir yolculuğu göze alarak toplantıya, Osmanlı İmparatorluğu'nun durumunun tartışıldığı bölüme katılıyor. Osmanlı İmparatorluğu'nun paylaşıldığı bölüme özel bir önem veriyor Churchill. Toplantıya giriyor ve bir öneride bulunuyor. Churchill, "Osmanlı İmparatorluğu'nu bölmeyin, parçalamayın, eskisi gibi kalmasına karar verin, burayı dominyon yapalım, Sultan'ın yanına adamlarımızı koyalım, onlar eliyle bu ülkeyi yönetelim, İmparatorluk coğrafyasında kuracağımız beş altı büyük askeri üsle (tanklarla, toplarla, uçaklarla donatılmış) çıkarlarımızı güvenceye alalım," diyor, ekliyor: "Aksi halde, Osmanlı İmparatorluğu'nun bölünmesi durumunda, önümüzdeki yüz yıl bu bölgede istikrar sağlayamayız." Churchill, elbette istikrar sözcüğünü halkların huzuru bağlamında değil, emperyalistlerin işlerini istedikleri gibi yürütmesi bağlamında kullanıyor.

Şimdi, son dönemde Büyük Ortadoğu Projesi adı altında bölge ülkelerinin Pax Ottomana türü (Yani itiraz edenin kafasının kesildiği) bir emperyalist huzur'a, söz konusu ve bir bölümünün emperyalist görevlilerce kum üzerine bastonla çizilen sınırlarla belirlendiği ülkelerin var olan sınırlarının geçişkenliğinin iyice artırıldığı ve giderek sadece yerel işlerle ilgilenen şehir devletlerine –küçük, dini ve etnik homojenliğe görece sahip- ayrıştırıldığı bir tasarım'a yönelindiği biliniyor. Bu tasarım'ın bölgede bir uygulayıcısı da elbette olacaktı Türkiye'nin bu göreve uygun görüldüğü (Bakınız, bu fikir ünlü para uzmanı George Soros tarafından nasıl dile getiriliyor: "Türkiye'nin en önemli ihraç kalemi ordusudur.") hiçbir çekinceye yer bırakmayacak biçimde anlaşılmıştı.

Sonuçta, açıkça yazılan, böylelikle kamuoyuyla paylaşılan bir emperyalist plandan söz ediyoruz tasarlananların yaşama geçirilip geçirilemeyeceğini tarih gösterecek. Ancak biz, gelişmeleri irdeleyebiliriz, değerlendirebiliriz ve halkların kendi kanlarında boğulmamaları için yapılabilecek olanlar üzerine kafa yorabiliriz. Bu hakkımızı da elimizden alamazlar.

Türkiye oligarşisi, emperyalist kapitalist gruba yamanarak varlığını sürdürebileceğini düşünen bir ekibin yönetiminde, Osmanlı İmparatorluğu'nun, Osmanlı Hanedanı'nın yıkıntıları ardından kurulan bir ulus devletin, ancak misak-ı milli sınırları ile sürdürülebilir olduğunu hiçbir zaman unutmadı. Musul Vilayeti'nin tıpkı Hatay gibi ilhakını önleyen 1925 Olayı'nı da. Oligarşinin başında bulunanın etnik kökeni, bu bellek durumunda asla etkili olamadı, Türkiye'yi yöneten Türk de olsa Kürt de olsa, bu gerçek değişmedi. Türkiye Oligarşisi, bu büyük plana, Büyük Ortadoğu Projesi denilen tasarıma, isteksizce, ucundan da olsa dahil olabilmek için bir koşul dayattı: Musul Sorunu.

Oligarşi, Musul'a bir şekilde müdahil olmaktan vazgeçmek istemiyordu, petrol bölgesinin, sığındığı son alan olan Anadolu coğrafyasının daha da küçülmesine yol açabilecek bir tehlike yarattığının bilincindeydi. Türkiye Oligarşisi, kurulmasını henüz tamamlayamadığı (halk kesimlerini birikim rejimine yeterince entegre edemediği) ulus devletinin, bir ulus devletin en önemli koşulu olan ekonomik yaşantı birliğinden mahrum bırakılmasının ölümcüllüğünün farkındaydı.

Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulduğu dönemdeki biricik ekonomik kaynağı, tarımdı, köylülüğün ürettikleriydi. Cumhuriyet, tarımı yapabildiğince sömürdü, yeni devletine böylelikle kaynak aktardı. Bu, iki yüzü keskin bir kılıçtı bir yandan kaynaklar geliştirilmesine büyük önem verilen sermaye sınıfına bir şekilde aktarılıyordu, ancak öte yandan da ulus devletin en önemli, olmazsa olmaz unsuru halk, köylülük büyük sıkıntılarla karşı karşıya bırakılıyor, kapitalizme entegrasyonu zorlaştırılıyordu. Halkın tepkisi, sınıfsal bilinci olmayan her halkın tepkisi gibi, sorunlar karşısında gerileyerek sırtını dayadığı semboller alanına dayanacaktı, öyle de oldu. Kendine Türk-sünni müslüman diyen büyük çoğunluk, oligarşinin dinden uzaklaştığı, sorunlarının bu uzaklaşmadan kaynaklandığına inandı, Kürt diyen azınlık da, Kürtlüğünden dolayı ezildiği görüşüne geldi. Dinsel söylemlerin ve etnik tepkinin bir ölçüde de oligarşi tarafından dikkate alındığı, birikim rejiminin belirli dönemlerde, özellikle ithal ikameci dönemde alım güçlerinin artırılması isteği ile de bu çıkışlar değerlendirilerek halk kesimleri lehine rahatlatmalara yöneldiği görüldü.

Amerika Birleşik Devletleri'nin bu bölgeyi işgal etmesi, Türkiye'de dini söylemlere dayalı bir partinin ezici bir çoğunlukla iktidara gelmesi ve Kürtlerin ayrılıkçı taleplerinin yoğunlaşması, giderek silahlı mücadeleye dönüşmesi aynı döneme denk düştü.

Böylelikle, petrol emperyalistler için vazgeçemeyecekleri bir çıkar konusu, Türkiye Oligarşisi için bölünmemesinin koşulu, Kürtler için de gelecekte kurmayı umut ettikleri devletin biricik kaynağı haline geldi.

Ve, bilindiği gibi Amerika Birleşik Devletleri'yle komşu olduk. ABD, bölgeye petrol ve jeostratejik denilen çıkarları için geldi. Petrol bölgesi üzerinde, Churchill'in önerilerini dikkate almayarak kurdurdukları devletler, bu büyük emperyalist ülkenin çıkarları için sorun yaratıyordu. Ekonomik yaşantı birliği diye bir kavramla uzaktan yakından ilişkisi olmayan devletler, varlıklarını sadece petrol gelirlerine dayanarak sürdürebiliyorlardı, oysa bu petrolu ABD sadece kendisi ve kendi jeostratejik çıkarları için istiyordu. Kürtler, özellikle de Osmanlı İmparatorluğu'nun Musul Vilayeti coğrafyasında yaşayanları, Kuzey Irak Kürtleri, Musul petrollerini kuracakları devletin olmazsa olmazı sayıyorlardı. Amerika Birleşik Devletleri'nin bu bölgeye, petrolden yaşayabilen devletleri ufalamak, şehir devletlerine dönüştürmek ve de böylelikle petrolün kullanımına tek başlarına sahip olmak için geldiğine inanmak istemediler.

Petrolden yaşayan devletleri şehir devletlerine dönüştürmek için bölgeyi işgal eden bir emperyalist güç, hangi gerekçeyle, sadece petrol gelirleriyle yaşayabilecek, başka tür bir ekonomik yaşantı birliği kurabilmesi oldukça zor görünen bir Kürt Devleti'ne izin verecekti? İzin diyoruz, çünkü eğer Kürtler'in devlet kurmak için dayanabilecekleri bir ekonomik yaşantı birlikleri olabilseydi, devletlerini zaten kimseye sormadan kurarlardı. Kapitalist koşullardan söz ediyoruz, unutulmasın, bu koşullar açıktır, kesindir, acımasızdır. Kapitalizmini acımasızca sürdüren Türkiye oligarşisi bile sahip olduğu ve sonuna kadar sömürdüğü kaynaklarla henüz ekonomik yaşantı birliğini doğru dürüst kuramamışken nasıl Pax Ottomana'ya yardımcı olamayacaksa, bu illüzyona-tezgaha katkıda bulunamayacaksa (tarım kesiminin aşırı sömürülmesinden oluşan ve kalıntıları halen politik yaşama yön verebilen sorunlara değinmiştik) dört ülkeye yayılmış insanların, sınırların varlığından 'değer' üreten sınır ticareti ya da kaçakçılık olarak tanımlanabilecek ekonomik etkinlikten güç alan ve ekonomik yaşantı birliği kurmaya çok uzak oligarşik heveslilerce ve emperyalist uygulayıcılarca teşvik edilerek devlet kurabileceklerine inandırılmaları, ezilmelerinden sömürülmelerinden öldürülmelerinden kaynaklanan gerekçelerle sürdürülse de, gerçekçilikle ne ölçüde bağdaşabilecektir? Ezilen, horlanan, sömürülen Kürt halkının benzer koşullar altındaki Türk kardeşleriyle onurla birlikte yaşamasına katkıda bulunmak başka, kapitalist emperyalistlerin ekonomik krizden de ivme alan savaş ve kan dökme isteklerine yardımcı olmak başka şeylerdir. Birincisi, sosyalistlerin yapmakla yükümlü oldukları görevleridir, ikincisi ise şiddetle karşı koymaları gereken bir yıkımdır.Türkiye oligarşisi içinde nasıl Türk ve Kürt kökenliler birlikte kendi çıkarlarını canla başla koruyorlarsa, Türk ve Kürt halkları da aynı kararlılıkla haklarını birlikte korumalıdırlar. Birinin kapitalisti ve emperyalist uşağı iyi, diğerininki kötü olamaz. Hepsi kötüdür ve bir avuçtur bunların. Tümüne, birlikte karşı koymak gerekir. Bu işler böyle gitmeyecek, görülüyor. Yeni bir dünyayı, halklar, birlikte, kendilerini birbirlerine karşı savaştırmak isteyenlere karşı kuracaklardır, bu mutlaka olacaktır. Sorun, bunun birbirlerinin kanında boğularak mı yoksa emperyalistlerin sadece kendi kanlarında boğulmalarını sağlayarak mı yapılacağındadır.

Halkların, insanların gerçeklerle bağlarının koparılması, onların sınıfsal ve bağımlılıktan kaynaklanan baskılara, sınıfsal ve bağımsızlıkçı olmayan tepkiler vermelerine yol açmaktadır. Onurlu, sömürüye karşı duran, emperyalizme direnen halklar, insanlar, birbirlerini boğazlamazlar, sömürüyü ve emperyalizmi ellerinin tersiyle iterler. Tekel direnişinde olduğu gibi, birbirlerine tutunarak, birbirlerine sarılarak asıl düşmanlarına yönelirler, haklarını korumaktan başlayan bir onurlu yola girerler. Bu ülkede ve başka ülkelerde yaşayan halklar, tek bir yolla kurtulabilirler kapitalizme ve emperyalizme direnerek.

Aksi halde, birbirlerini boğazlarlar, hep birlikte birbirlerinin kanlarında boğulurlar. Üstelik bu felakete, kendine komutan ya da siyasetçi diyenler, siperlerde ayakta dururken fotoğraf çektirecek, görüntü verecek medyatik cesareti bile gösteremezken, kendine önder diyenler haklarında efsane oluşturabilecek hiçbir kişisel geçmişe sahip değilken, giderler.

Yazık olur. Hem de çok.

Halkların kanları kapitalist emperyalistlere feda olmasın.

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları