Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Ekonomik Kriz Döneminde Demokrasi

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:26 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:26

Kolera Günlerinde Aşk gibi bir başlık oldu, kolera günlerinde aşk işlemediği gibi, kapitalizmin krizi dönemlerinde de ‘demokrasi’ işlemiyor, bugüne dek işlememiş, bundan sonra işleyeceğine ilişkin de en küçük bir veri bile görünürde yok. Kapitalizmin krizi, en açık ifadesiyle, kârlılığın düşmesiyse, kârlılığı yeniden yükseltebilmek için yapılması gerekenlerle demokrasinin, tırnak içindekinin yani, ters ilişkisi söz konusu. Kolera günlerinde sevgili, güçlü ve varlıklı olanın denetimine nasıl giriyorsa, kriz günlerinde de ‘sevgili’ parası olanın yoğun baskısı altına alınıyor ve ‘demokrasi’den olabildiğince uzak tutuluyor. Devletlerin, krizden çıkabilmek için sömürülenlerin parasını ilk önce kimlere, hangi kesimlere aktarması gerektiği üzerine oligarşi içi tartışmalara da kısaca değineceğiz ama, önce sıra kriz döneminde ‘demokrasi’ kavramına egemenlerce neler yapıldığında.

Geçen yazımda, ‘demokrasi’nin ne anlama geldiği üzerine, eleştiri ve katkılara açık görüşlerimi dile getirmiştim. ‘Demokrasi’nin, yağma ve sömürünün ardından gelen üretim artışının tüketilmesi sürecinde dolayıma giren bir ifade olduğunu ve görünürde bir seçme olanağı gibi sunulduğunu anlatmış, hiçbir zaman sahip olunamayacak ürünlere, sahip olma yanılsamasının ve aynılar arasında tercih yapabilme durumunun ‘demokrasi’ sanrısına yol açtığına değinmiştim. Kapitalizmin krizlerinde ise, durum değişiyor. Krizler, adı üzerinde, sürecin işlememesi anlamına geliyor, kârlılığın düşmesi, burjuvazilerin, egemenlerin, oligarşilerin kârlılıklarını yeniden artırabilmek için önce yüzde 99’un tepesine daha da çöreklenmeleri – bu arada da kendi aralarında doğal olarak gücü yetenlerin yetmeyenlerin omuzlarına basmaları – sonucunu doğuruyor. Bu, göstermelik haliyle bile ‘demokrasi’ye tahammülü olmayan bir durum, egemenler için. Böylece, baskı, kârlılığın yeniden sağlanabilmesi sürecinin ayrılmaz parçası haline geliyor. Sömürülenlerin, sınıfsal konumlarından dolayı ezildiklerinin unutturulması için de elden gelen yapılıyor ve büyük çoğunluğun, mikro ayrıntıların ızdırabına çekilmeleri sağlanıyor. Aksi halde, yani büyük çoğunluk, sömürülen sınıf olduğunun bilincine varır da ona göre davranırsa, karlılığın artması için yapılacak melanete karşı koyar, sömürüyü sona erdirir, özgür, eşit, adil bir düzen için kolları sıvar.

Kapitalizmin bu son krizi, 1970’lerin ortalarında hissedilmeye başlandı. Sanayiciler, kârlılıklarının düşmeye başladığını gördüler ve, İkinci Paylaşım Savaşı sırasında boy veren ve yıllarca oldukça büyük bir oranda seyreden büyüme nedeniyle yoğunlaşan mali sermaye –finanskapital- kurumlarının başı kesilmiş tavuğun bir süre daha koşmaya devam edebilmesi örneğindeki gibi vermeye devam ettikleri yüksek faiz ve diğer isimlerle anılan ‘getiri’lerine gözlerini diktiler. Kendileri giderek daha az kâr ediyorlardı, aşırı üretimin aşırı tüketiminin sınırlarına çoktan varılmıştı, oysa mali kuruluşlar, sanayicinin kârından çok daha yüksek yüzdelerde olanaklar sunuyorlardı. Neden olmasın? Sanayiciler, koştura koştura paralarını –yüzlerce milyon, milyar dolar- bu mali kuruluşlara götürmeye başladılar. Bankalar, banker kuruluşları yöneticileri şaşırmışlardı. Bu kadar büyük paraları, ‘Rica ederiz, biz kârlılığımızı esas olarak sanayinin kârlılığından sağlıyoruz, ekonomiler büyümezse biz de devam edemeyiz, lütfen işlerinizi büyütün, biz bu paraları alamayız,’ diyerek geri çevir(e)mediler. Bunun yerine, bir kaç üniversite bitirmiş koyu renk takım elbiseli ve tayyörlü görevlilerine, yeni ‘türev’ler üretme talimatı verdiler. Bu kadar büyük paraları geri çeviremeyeceklerine göre, ağırlıklı olarak kârlılıkları düşen sanayicilerin biriktirdikleri –el koydukları- paraların kârşılığında, onlara bir takım uyduruk isimler altında bazı kağıtlar vermeleri gerekiyordu.

Saadet zinciri, bilindiği gibi, işlemedi. Patlamaya başladı. Önce, doğal olarak, aşağı yukarı kapitalizmin her krizinde görüldüğü gibi, mali kesimde çalkantılar görüldü, iflaslar oldu. Son kırk yıldır, ekonomi deyince ‘küresel’, ‘neoliberal’ politikaları öğretmiş ve öğrenmiş olanlar, hemen liberalliği neoliberalliği bir yana bırakarak –Keynes’i bile mezarında döndüren- en hızlı devletçiler haline dönüştüler ve devletlerin bankalara, bankerlere para –öyle milyar milyar değil, trilyon trilyon- vermesi gerektiğini söylemeye başladılar ve istediklerini de yaptırdılar.

Tüm bunlar, büyük çoğunluğa karşın –büyük çoğunluğun aleyhine- yapılan işlerdi ve yürütülebilmeleri için bazı olanaklar gerekiyordu. Amerikan entelijansiyasının bile ‘inside job’ dediği 11 Eylül ya da yaygın kullanımı medya tarafından zorlanan adıyla 9/11, Amerikan oligarşisi başta olmak üzere kapitalistlere egemenlere büyük olanaklar sundu. Artık gezegenin her bireyi, elektronik olarak gözlenebiliyordu. Sadece parasız eğitim isteyenler değil, protesto yürüyüşü önerenler (Britanya’da) ve hayvan hakları aktivistleri (Avusturya’da) ‘içeri tıkılabiliyorlar’ ve yıllarca hapiste kalma –beşer onar yıl- tehdidi altına alınabiliyorlardı. Yasalar böyleydi. ‘Terörü önleme’ gerekçesiyle yürürlüğe giren yasalar, egemenlere bu olanağı sunuyordu. Demokrasi işliyordu. Şahane demokrasi. Facebook’tan yürüyüş çağrısı yapanlar ve hayvanlara eziyet edilmemesi için gösteriler düzenleyenler, kendi başlarına büyük tehditler yarattıkları için değil, asıl öfkeliler sokaklara dökülmesin diye, gözdağı için tutuklanıyorlardı, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla. Sokağa çıkan, içeri tıkılabilirdi. Örnekleri günümüzden verdim, merkez ülkelerden, ne 19. Yüzyılın sonundaki, ne de 20. Yüzyılın başındaki kapitalizmin krizi süreçlerinde aynı ülkelerde olanlara değinmedim bile. İlgilenenler gayet iyi biliyorlar her iki dönemde de kapitalist emperyalist ülkelerin kendi ‘vatan’larında hangi baskıların, zulümlerin yaşandığını. ‘Merkez’ ülkeler, tabii ki sadece kendi yurttaşlarını baskı altına almakla kalmadılar, tüm gezegenin halklarını da canlarından bezdirdiler.

Kârlarını yükseltemezlerse yaşayamayacaklarının bilincinde olanlar –Amerika Birleşik Devletleri’ndeki son Wall Street karşıtı gösterilere katılanlara göre yüzde 1- geri kalan büyük çoğunluğun (yüzde 99) burunlarından getirecekler yaşamlarını. Bunu yaparken demokrasi demokrasi demeleri büyük yüzsüzlük, arsızlık ama, duymazdan gelinecek ve yüksek kâr yapma hakkı yerine yaşama hakkı öne çıkarılacak. Başka çare yok. Bu gözü dönmüşlüğe karşı yaşama hakkını savunmak da, sömürüye karşı olmaktan geçiyor. Sömürüyü şu ya da bu şekilde kabul eden bir öneri, geleceğe taşınamaz, geleceğin kurulmasında yer edinemez.

Yaşanan tüm belalar, kapitalizmden, sömürüden kaynaklanıyor. Kâr hırsı, bir takım adamların, kadınların kötü huylu olup gösterdikleri bir erdemsizlik değil. Kâr, kapitalizmin olmazsa olmaz koşulu. Kapitalizm, sürekli ve düzenli yüksek kârlılık gerektiriyor. Bu da, sömürü, baskı, savaş demek.
Sömürüye karşı olmayan, tüm belaların baskıların, savaşların, özgürlük kısıtlarının, eşitsizliklerin, adaletsizliklerin sürmesini istiyor demektir.

[email protected]

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları