Selim Yalçıner
Düşük Yoğunluklu Savaş Düşük Yoğunluklu Düşünme
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:14 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:14
Büyük, kapitalist emperyalist metropolleri sarsan ekonomik krizleri, savaşların izlediği biliniyor. Özetle, karlılığın düşmesi demek olan kriz, kapitalistlerin yeni ve büyük bir karlılık alanına açılacakları ve rahatlayacakları döneme kadar, savaşlara gereksinim duymalarına yol açıyor. Çoğunlukla savaşlar da, finans-kapitalin yeni alanlara olan fiziki ilgisiyle ve doğallıkla yüksek kar etme isteğiyle yönleniyor. 1873 Krizi'ni Birinci Paylaşım Savaşı'nın, 1929 Krizi'ni İkinci Paylaşım Savaşı'nın izlediği konusunda artık, herhangi bir tartışma yaşanmıyor. 2008 Krizi'ni nasıl bir savaşın izleyeceği ise işaretlerini vermeye başladı. Büyük, tüm gezegeni kapsayan ve ilk ikisine benzeyen bir Üçüncü Paylaşım Savaşı'na gelmeden önce, denge durumunu sarsmayacak, daha 'taktik' hedeflere yönelik, görece küçük ve yerel savaşların yaşanması aşamasındayız. İşte bu tür savaşlara, 'Düşük Yoğunluklu Savaş' deniyor. Bu tür bir savaşı ölerek, yaralanarak, perişan olarak sürdürenlerin de belirli bir duygu-düşünce ortamına sokulmaları zorunlu. Aksi halde, düşük yoğunlu savaş batağına çekilmiş ülkelerin ezilen sömürülen insanlarının bir çıkış yolu aramaları kaçınılmaz. Emperyalist kapitalist metropollerin böyle bir riski göze almaları beklenemeyeceğinden, herkesin 'değişime ayak uydurması' gerekiyor.
'Düşük Yoğunluklu Savaş'ın ne olduğu konusunda genel olarak bir aynı-fikirde-olma durumunun varlığından söz edilebilir ilgilenenler, duruşlarına ya da bakış açılarına göre bu kavrama farklı yaklaşabiliyorlar ancak olgunun temel niteliğine ilişkin önemli bir ayrışmaya pek tanık olunmuyor. Düşük yoğunluklu savaş, bu savaşın sürdürüldüğü bölgenin genel olarak ekonomik bütünleşme içinde tutulduğu (sömürüldüğü) kapitalist uygarlıktan kopmaması için yapılıyor. Bu tür bir savaş yaşatılan ülkenin hem insan kaynaklarını tüketiyor, hem de sınırlı ekonomik kaynaklarını emperyalist kapitalistlere 'yararlı' olacak bir biçimde heba ettirtiyor.
'Düşük Yoğunluklu Savaş' için, yaşamın diğer tüm alanlarında dayattıkları gibi, 'Düşük Yoğunluklu Düşünme' gerekli. Fazla düşünmeyeceksin, en fazla bir kaç cümleyle özetlenebilecek bir ifadeyi kabul edeceksin, bunun için ihtiyacın olan –büyük bölümüyle dini, ve de etnik- sıkıntıları seni hipnoz altında tutanları üzmeyecek şekilde benimseyecek ve yaşamının ekseni haline getireceksin. Düşük yoğunluklu düşüneceksin. Örneğin, 12 Eylül 1980 Darbesi'nin ürünü olan bir politikacının, o darbenin astığı çocuk için ağlamasını –gözünden yaş çıkarır gibi görünmesini- samimiyet ifadesi olarak öveceksin. Darbeyi tamamına erdirecek yasal değişiklikleri, demokrasi yolunda atılmış bir adım olarak değerlendireceksin, kadını ikinci üçüncü sıraya iten gerici simgelerin kullanımını özgürlük mücadelesi bağlamına sokacaksın, asıl özgürlükleri ise hiçbir şekilde ağzına almayacaksın!
Parasız eğitim isteyen çocukları saçlarından sürükleyip hapse tıkanları anlayışla karşılayacaksın!
Türkiye'deki egemen düşük yoğunluklu düşünme ortamının oluşmasına katkıda bulunanlara haksızlık etmeyelim, tüm dünyada da neoliberal söylemin etkileriyle gayet düşük yoğunluklu bir düşünmeme ortamının oluşturulmuş olduğunu görmemek mümkün değil. Avrupa'dan örnekler verelim, işsizlik mi artıyor, al sana yabancı düşmanlığı, bir yerde bir cami mi yapılacak, al sana İslam düşmanlığı, kışkırt kışkırtabildiğin kadar insanları! İnsanları bir kere bir kaç cümleyle düşünür konuşur hale getirdin mi, bir kaç yüz sözcüğün hücrelerine hapsettin mi, gerisi geliyor. Avrupa'nın Hollanda, Avusturya gibi okumuş yazmış, yüksek öğrenim görmüş olanların oranlarının yüksekliğiyle bilinen ülkelerinde dincilik, milliyetçilik, ırkçılık giderek genişliyorsa, bunun arkasında sermayenin kitleleri hipnoz etmesinin büyük rolü var. Bir dönemlerde bu ülkelerde en yoğun sınıf savaşları, hem de en kararlı biçimde sürdürülmedi mi, hangi insanlardı o insanlar, barikatlar kuran, baskıya direnen, nereye gittiler, hangi atlara binip uzaklaştılar?
Karamsarlığa gerek yok. Ancak, yüreğinde ezilenlere, sömürülenlere, haksızlığa uğrayanlara, hapislere atılanlara, işkence görenlere, sermaye için canlarını vermek zorunda bırakılanlara yer olanların özgürlük, eşitlik, adalet için savaşım verenlerin büyük çaba göstermeleri gereken bir dönemin içindeyiz. Gelecek, büyük sorunlar, savaşlar, yıkımlar getirecek gibi görünüyor. Böyle bir geleceğe hazırlıklı olmak zorunluğu kendini dayatıyor. Kapitalist uygarlığın halen yapmakta olduğu ve gelecekte daha da artıracağı kötülüklere karşı mücadele edebilmek, bırakacağı pisliği temizleyebilmek ve insan onuruna yaraşır bir yaşam kurabilmek için çok birikimli, çok deneyimli ve çok yeterli olmak gerekiyor. Her şey, yeni baştan kurulacak. Ama önce yıkıntıyla uğraşılacak. Boş arsaya değil, bir felaketin üzerine yapı kurulacak. Neoliberalizmin hipnozu falan gözleri korkutmasın büyük altüstlüklerde hipnoz diye bir şey kalmaz, ancak nelerin nasıl yapılacağına kafa yormak şart.