Selim Yalçıner
Demokrasi Nedir, Nasıl Olur?
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:26 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:26
Demokrasi denilen kavram üzerine o kadar çok şey söyleniyor ki, söyleyenlerin tümüne insanın, “Sen de haklısın” demesi gerekiyor. Sen de haklısın, sen de haklısın diyerek dolanıp durmak zorunlu ‘demokratlar’ galerisinde. Oysa, ilk ve en önemli soru, “Kim, kimler için demokrasi?” sorusu, kimilerince bilerek, isteyerek, taammüden yani, duyulmuyor, kimilerince ise, cehalet demeyelim, kaba olur, ‘doğru bilgilenmedikleri için’ dikkate alınmıyor. Demokrasi, ilk kullanıldığı dönemde, binlerce yıl önce, emek dışarda bırakılarak, sadece ‘yurttaş’lar için düşünülmüştü. ‘Yurttaş’ olmaya hak kazananlar, demokrasiden yararlanabilirdi. Emekçiler değil. Bu çelişki, aradan binlerce yıl geçmesine karşın geçerliğini koruyor. Şu anda demokrasi diyenler, bu kavramı hakları yenenler için değil, ezilenler, işkence baskı görenler, şu ya da bu şekilde politik ya da çalışma koşullarından kaynaklanan nedenlerle öldürülenler için değil, düşündüklerini ifade edebilmeleri engellenenler için değil farkında olarak ya da olmayarak, egemenler için kullanıyorlar. Çoğunluk da, tüm bu demokrasi laflarını Gevaş’ın Koyunları bağlamında dinliyor.
İlk kullanıldığı dönemde demokrasi’nin, emekçiler için söylenmediğini vurgulamıştık. Şimdi demokrasi diyenler, hangi demokrasiyi örnek alıyorlar? Batı demokrasisini. Batı demokrasisi diye söylenen nedir? Kapitalist emperyalist Batı’nın, ya da Merkez Ülkeler’in, ya da Metropol ülkelerin kendi halklarına uyguladıkları ve sömürülen, çevre ülkelere, kimi zaman bu ülkelerin yönetimlerine, kimi zaman da halklarına önerdikleri model. Bu model, nasıl oluşur, nasıl çalışır, merak edilmeye değmez mi?
Merkez ülkelerin diyelim, çevre ülkelere önerdikleri demokrasinin temel öğeleri nelerdir?
Merkez ülkelerde, ‘demokrasi’ bağlamında ortak olan noktalar hangileridir?
Bir kere, bu merkez ülkeler öncelikle kendi ülkelerini, halklarını yağmalayıp sömürmüşler, yetmemiş, gezegenin geri kalanının ülkelerini ve halklarını yağmalayıp sömürerek büyük bir üretim gücüne sahip olmuşlar, sonra da bu zenginliğin toplumsallaşması, yani geleceğinin bir anlamda garanti altına alınabilmesi için metropol halklarına bazı seçme hakları vermişlerdir. Bu seçme hakkına –hak, asla kullanılmayacak olsa bile- da ‘demokrasi’ demişlerdir.
‘Demokrasi’ bağlamında ortak noktalara şimdi başlayabiliriz.
Eleştiri ve katkıya açık olmak üzere, bu ortak noktalar belli başlı dört maddeye indirgenebilir.
Bunlardan ilki, şu anda demokrasiye model olarak gösterilen ülkelerin kişi başı ulusal gelirlerinin 35-40 bin dolar düzeyinde olmasıdır. ‘Demokrasi’ için ilk koşul budur. Kişi başı ulusal gelir çok yüksek olacak. Merkez ülkelerdeki gibi. Burada, Kuveyt gibi ülkelerin kişi başı gelirlerinin bu düzeye yaklaştığı, ancak aynı ülkelerin demokrasiden uzaklaştıkları söylenebilir. Yanıt, ikinci koşulda. İkinci koşul, üretici güçlerin gelişmişlik düzeyinin yüksekliğidir. Sermayesinin, işçi sınıfının, teknolojisinin, finansının, rantiyesinin gelişkinliği, merkez ülkelerdeki ‘demokrasi’ kavramının olmazsa olmaz ikinci koşuludur. Bu iki koşul, ‘demokrasi’nin talep edilmesi, istenmesi, yani bu konuda sınıf mücadelelerinin verilmesi koşuluna, yani üçüncü koşula bağlanır. ‘Demokrasi’ istenmemişse eğer, egemen sınıf, sermaye sınıfı bunu kendiliğinden işçi sınıfına bağışlamaz. Dördüncü koşul, o merkez ülkede demokrasi olabilmesi için ayrıca, uluslararası konjonktürün uygunluğunu zorunlu kılar. İspanya ve Portekiz, sadece uluslararası koşulların uygunsuzluğu nedeniyle kırkar yıl faşizmler altında (Franco, Salazar) inlediler, ‘demokrasi’ye ancak bu koşulların değişmesi sayesinde ulaşabildiler.
Saydığımız dört koşul bir araya gelmiyorsa herhangi bir ülkede, o ülkede ‘demokrasi’den, yani merkez ülkelerin tanımladıkları yönetim biçiminden söz edilemez. Ediliyorsa, ya kasıtlıdır ya da ‘doğru bilgilenmemekten’ kaynaklanıyordur. Burjuva ‘demokrasisi’nden söz etiğimizi gerek olmamasına karşın yineleyelim, bir coğrafyada, bir başka burjuva ‘demokrasisi’ne olan ihtiyacın ‘demokrasi’yle olan ilgisine gelince, olabildiğince zayıftır. Saydığımız dört koşulun yanından bile geçmemiş olan ulusal mücadelelerin, merkez ülkelerin çevre ülkelere önerdikleri ‘demokrasi’yi talep etmeleri politik açıdan anlaşılabilir, ancak gerçekleşmesi asla mümkün olmayan bir talep olarak görülmeleri de kaçınılmazdır, öyle de oluyor, yaşam, kanıtlıyor.
Gerçek demokrasinin sömürünün ortadan kaldırıldığı, özgürlüğün, eşitliğin, adaletin yaşama geçirildiği bir süreç olduğu anlaşılmadıkça, ‘demokrasi’ adına yapılanların egemen çevrelerin, oligarşilerin değirmenine su taşıdığı gerçeği, Gevaş’ın Koyunları’nın deneyimlerinin –Gevaş’ın Koyunları yaşadıklarını deneyim haline ne yazık ki getiremiyorlar- yinelenme kısır döngüsünün sürmesi amacıyla yapılan yönlendirmelerin nedeni.