Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Davutoğlu-Polat Alemdar uyumu

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:15 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:15

Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile Kurtlar Vadisi kahramanı Polat Alemdar büyük bir uyum sergiliyorlar ikisi de Osmanlı'nın ihyasına (yeniden canlandırılmasına) çalışıyor, biri bunun için zorunlu gördüğü dış politika 'ayar'larına yönelirken, diğeri bu dış politika tasarımı için gerek duyulan iç ve dış kamuoyunu psikolojik açıdan 'ayar' etmeye girişiyor, birbirlerini tamamlıyorlar.

Ahmet Davutoğlu'nun Türkiye'nin dış politikasını –ve bununla yakından, kopmayacak şekilde ilintili iç politikasını- nasıl tasarladığının kaynakları, Stratejik Derinlik adlı kitabında ayrıntılı biçimde görülüyor. Buna göre, Türkiye'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nun en geniş halindeki sınırlarını kapsayacak şekilde etki alanını tanımlaması gerekiyor. Bu tanımın genişliğine uygun psikolojik 'ayar'ı da, Polat Alemdar, son filmi Kurtlar Vadisi Filistin'in tanıtım klibinde sunuyor kendisine İsrail'e neden geldiğini soran İsrailli görevliye, "Ben Filistin'e geldim," yanıtını vererek. Öyle ya, Polat Alemdar İsrail'i tanımıyor, O'nun için orası Filistin'dir. Davutoğlu, tabii ki böyle bir tümceyi Türkiye Cumhuriyeti'nin Dışişleri Bakanı ve bir anlamda tüm diplomasiyi yöneten kişi olarak kullanmıyor, ama Stratejik Derinlik'ten Polat Alemdar'ın anladığı budur, Türkiye ve Ortadoğu'dakilerin anlaması beklenen de. Bu tür bir ifade, duygu ve düşünce ortamları birkaç yüz sözcükten oluşanlara kuşkusuz 'gurur verici' gelecektir, ancak konu bu kadar masum bir çerçevede kalmıyor, çünkü aynı kişiler Türkiye'de iktidarı belirliyorlar ve seçtikleri Başbakan'a 'saygı gösterilmesini' bekliyorlar.

Burada, 'demokrasi' adı altında yaşanılan sürece değinmek ve kısa bir çıkma yapmak zorunlu hale geliyor. Bize, burjuva demokrasisi diye sunulan yapının dört adet olmazsa olmaz'ı var. Bunlar demokrasiye konu olacak ülkenin, bugünkü rakamlarla, kişi başına gelirinin 35-40 bin doların üzerinde olması demokrasiye konu olacak ülkenin üretici güçlerinin gelişkin olması (öyle, çünkü Kuveyt'in de kişi başı geliri 30 bin dolara yaklaşıyor ama orada –çok şükür- kimse henüz üretici güçlerin gelişmişliğinden ve demokrasiden söz edemiyor, bir 'tek ürün ülkesi' kimliğini taşıyor olma bilincini gösteriyor) demokrasiye konu olacak ülkede demokrasi talebinin, yani sınıf savaşlarının bir geçmişinin bulunuyor olması son olarak da demokrasiye konu olacak ülkede demokrasiye geçebilmenin uluslararası konjonktüre uygun olması (İspanya ve Portekiz bu koşula uymadıklarından kırkar yıllık faşizmleri yaşadılar) olarak, kısaca söylenebilir. Görüldüğü gibi, Türkiye, şu anda bu koşulların hiçbirini yerine getirmiyor ama 'demokrasi'si var ya da bize öyle sunuluyor, en küçük bir yasal tepki gösterenin 'içeri' tıkılmasıyla birlikte görülen. Terbiyeli tanımıyla 'Merkez' ülkeler, biraz daha az 'terbiyeli' ve de doğrudan tanımıyla emperyalist kapitalist metropoller, yukarıdaki gerekleri yerine getirmiş oldukları, yani önce kendi halklarını yağmayalıp sömürdükleri, ardından çevrelerini ve giderek tüm gezegeni yağmalayıp sömürdükleri ve sağladıkları olağanüstü büyük artıkdeğerle kendi coğrafyalarında gerçekleştirdikleri üretimin tüketilmesi aşamasında, kendi işçi sınıfları için belirli bir 'demokrasi' ortamına ihtiyaç duyduklarından bu yönetim biçimini görünüşte –herkesin her eyleminin 'teknik' olarak takip edildiği bir ortamda- kullanıyorlar. Bu 'Merkez' ülkeler, kendilerine bağımlı kılmalarını kolaylaştıracağı, daha kolay sömürebilecekleri için 'Çevre' ülkelere işte adına 'demokrasi' denilen yapıyı dayatıyorlar. Buradan, görece bile olsa demokratik yapıları olumsuzladığımız sonucu çıkmasın, ancak bu yapının sahteliğini vurgulamak ve demokrasinin oligarşinin işine yaradığı kadar demokrasi sayılacağını kaydetmek zorunlu olduğu için konuya değindik. Umarım yanlış duymuşumdur, ancak duyduğum doğruysa, İsmail Beşikçi düşüncelerini yazdığından dolayı gene 'içeri' girmeyi bekliyor, yıllarını, kitap yazdığı için geçirdiği yere, bu da demokrasimizin bize bir armağanı olsun, tıpkı –ciddi bir bölümüyle evet'çi- Diyarbakırlılar'a yeni, yepyeni, gıcır gıcır bir cezaevi yapılacağı müjdesi gibi. Bu kısa çıkma'yı, mutlu mutlu bir kaç yüz sözcükle düşünen ve hakları için mücadele etmelerini önerenlere sırtlarını bugüne dek başarıyla çevirenlerin, Osmanlı'nın ihyasına yönelik ifadeleri, filmleri büyük beğeniyle 'neden' karşıladıklarını açımlayabilmek amacıyla yaptık. Devam edersek, burjuva demokrasisi için bile kapitalist bağlamda üretiminin artması, üretici güçlerinin gelişmesi ve sınıf savaşlarının yaşanması gereken bir ülkenin, bölgesinde belirleyici güç olma tasarımının hayalciliğine geliriz. Türkiye, hangi üretimiyle, hangi üretici güçlerinin gelişim düzeyiyle -bıraktık sınıf savaşlarının toplumsal yaşamı geliştirici, ileriye taşıyıcı etkisini- bölgesinde güç olma iddiasını sürdürebilir? Yanıt, aslında sorunun içinde. Bunlar, kulağa hoş gelen –yineliyoruz, duygu ve düşünce yaşamları bir kaç yüz sözcükle ifade edilebilen- insanların güzel düşler kurmalarına yol açabilecek ifadeler olabilir, bölgede büyük güç olmak, Israilli görevliye ülkesinin aslında Filistin olduğunu gururla söylemek gibi, ancak karikatürlere malzeme olmaktan öteye gidemez. Bir kişi, karikatürcülere malzeme olursa, bu büyük ölçüde kendisini ilgilendirir, ancak bir ülkenin yönetiminde ve 'kültür yaşamı'nda –beğenelim beğenmeyelim- söz sahibi olanlar böyle olurlarsa, trajik sonuçlara yol açarlar, büyük kıyımların hazırlığında ve giderek yürütülmesinde sorumluluk sahibi olanlar arasına katılırlar.

Kapitalizmin krizinin kaotik sonuçları Merkez ülkeleri marifetiyle öncelikle ve büyük olasılıkla Çevre ülkelerde yaşatılacak bu amaca hizmet edecek bir söylem, Osmanlı'yı ihya etmez, Türkiye'ye ve onun işçi sınıfına zarar verir. Türkiye, bize göre, onun işçi sınıfınındır bağımlı ve gerici piyasacıların değil. Bağımlılar, gericiler, piyasacılar kaotik ortamlardan kaçabilecek olanaklara sahipler, işçi sınıfı değil. Bu ülkenin çalışanları, burada yaşayacaklar, çocuklarını burada büyütüp eğitecekler. Gidecek bir yerleri yok. Parti'nin cephe çağrısı, bu bağlamda büyük önem taşıyor. Bu çağrı, oymaklaşmadan medet uman bir yaklaşımla değil, içine girerek ve gerektiğinde eleştirerek değiştirmeyi amaçlayan bir yaklaşımla değerlendirilmeli. Cephenin programı, hedefleri açıkça ve ısrarla vurgulanmalı, özgür katılıma açık tutulmalı. Oligarşinin partilerinden bir yarar gelmeyeceği, gelse bile bunun ancak sosyalistlerin, devrimcilerin ısrarlı vurguları ve eylemleri sayesinde olabileceği içselleştirilmeli. Başkaları değil bizler yapacağız. Yapacaksak, oymaklarla değil partiyle yapacağız. Eleştiriler ve cephe çağrıları, kanıma göre, mutlaka, işçi sınıfının en ileri kesimlerine –burada işçi sınıfı mücadelesinde yıllardır yer almış işçi önderlerinden söz etmiyoruz- seslenmelidir. Teknolojiyle en haşır neşir, en ileri gelişmeleri hızla yaşamına geçiren ya da bu alanlarda çalışanların, 'bu iş böyle gitmeyecek' diyenlerin en başında gelmeleri, işçi sınıfının en ileri unsurları olma özelliklerinden kaynaklanıyor. Bu gelişme, 'bu iş böyle gitmeyecek' diyenlerin her geçen gün artması, değerlendirilmeli ve bu kesimlerin desteğini sağlayacak söylemler düşünülmeli. Ücretli ve eğitimli olan bu kesimler, kendilerini işçi sınıfına ait görmeyebilirler, bunda bizim de yetersizliğimiz var diyelim ve eksikliklerimizi gidermeye çalışalım.

Bu yazıda, gelecek yazılara konu olacak başlıklara değindik. Yaşam sürüyor, devam edeceğiz. Yaşadığımız alanları, bu alanlara ve içinde yaşayanlara hainlik edenlere herhalde bırakacak değiliz. Gezegen bizim çünkü. Bir avuç asalağın değil. Bu asalaklar, her coğrafyada bir kaç yüz sözcüğün hücrelerine tıkıştırdıkları insanları –şimdilik- kullanabiliyorlar, ama, belirttiğimiz, belirtildiği gibi, "Bu iş böyle gitmeyecek."

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları