Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Cinayete üç hafta kala!

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:16 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:16

Başbakan'ın üniversite rektörleriyle yapacağı toplantıyı protesto etmek isteyen öğrencilerin başlarına gelenler polis tarafından 'orantısız güç' deyimiyle tanımlanan işkence görmeleri ve bunlardan birinin, her tarafına aldığı darbeler ve karnına yediği tekmeler sonucu bebeğini kaybetmesi, medya tarafından 'görülebildi' de, kamuoyunda tartışılır hale geldi. Bebeğini kaybeden öğrenci, hamileliğinin yedinci haftasındaymış. Onuncu haftasında olsaydı, "Vurmayın hamileyim" uyarısına karşın kendisini coplamaya devam eden, yere düşmesinin ardından da karnını tekmeleyen polisler –aralarında 30 günlük tarikat üyeliğinin ardından 'meslek'e 'intisap' edenlerin bulunup bulunmadığına ilişkin bir bilgimiz yok- cinayet suçundan yargılanabileceklerdi.

Anne adaylığı tekmelerle sona erdirilene sorulsa, bebeğinin öldürülmesinin adı, bir yanıt verecektir kuşkusuz. O polislere de, kendi eşleri, kardeşleri eğer bir takım adamlar tarafından tekmelendikleri için bebeklerini kaybetselerdi ne hissedecekleri sorulabilir. Şimdilik, işkence yapmak suçundan yargılanabilirlermiş, coplayan, ilaçlayan, tekmeleyen polisler, hukukçular böyle diyor. İşkence suçuna, baştan aşağıya sorumluların katılıp katılmayacağını, ülkede bu suç hakkında soruşturma açabilecek savcı bulunup bulunmadığını da bilmiyoruz. Bir tek şeyi biliyoruz ki, o da, bu gençleri unutmamamız, unutturmamamızın zorunluğu. Gerçi olaylar sürekli gelişiyor, yeni konular medya tarafından 'görülecek' ve kamuoyunun dikkati başka yönlere çekilecek burası kesin, ancak: protestocu gençlerin başına gelenler, gördükleri işkenceler, bir kaç gün sonra unutulsa, unutulmuş gibi yapılsa bile, toplumun belleğine kesinlikle kazınacak, günü gelecek, tıpkı "Beyaz Gül" gibi, saygıyla anılacak. Nerden biliyoruz saygıyla anılacaklarını, "Beyaz Gül" de nedir?

Önce "Beyaz Gül". Bu isim, Nazi Almanyası'nda bir grup öğrencinin kurdukları bir çevrenin adı. Naziler'e karşı bildiriler yazıp, çoğaltıp dağıtıyorlar. Tam tamına altı bildiri dağıtmışlar, altı mensupları da idam edilmiş. Münih'te, Hitler zulmünün acımasızca yoğunlaştığı 1942 yılında Beyaz Gül bir araya geliyor ve çalışmalara başlıyor. Sonuncu bildirileri, 1943 yılının başında dağıtılıyor, bin adet kadar ve Gestapo sonunda gençlere ulaşıyor. Hans ve Sophie Scholl kardeşler, Christoph Probst, Kurt Huber, Willi Graf ve Alexander Schmorell, tutuklanıyorlar. Aynı yıl içersinde de tümü, idam ediliyorlar. İdam gerekçeleri, Almanya'nın savaşma gücünü kırmaya çalıştıkları, düşmanı olumlamaya yöneldikleri ve vatan ihanetine giden bir yolda bulundukları. Şimdi bu gerekçeler, tümünün adını onurla andıran birer eylem olmuş durumda. Haklarında kitaplar yazılıyor, filmler çekiliyor, toplantılar düzenleniyor. "İyi ki varlardı" deniyor tümü için, "İyi ki varlardı, Almanya'nın geleceğine umut tohumları attılar."

Almanlar, bu çocuklar için "İyi ki varlardı" diyorlar, bizim de "İyi ki varlardı" dediğimiz, hiçbir cana zarar vermedikleri halde idam edilen Denizlerimiz var, kaç kişiler hem de. Denizlerimizi unutmayacağız, onları idam edenleri –karar verenler, onaylayanlar- de henüz unutmadık da, hayırla anıldıklarını söyleyebilen var mı koca ülkede?

Başbakan'ın, rektörleri hizaya sokma girişimlerine tepki koyan bu çocuklar da umut tohumları atıyorlar ülkenin geleceğine. Umarım, ilerde, iyi ki bu çocuklar varlardı demek zorunda kalmayız haklarında di'li geçmiş zaman kipi kullanmayız.

İleri demokrasi?

İleri demokrasi diyen yandaşlar, Sadrazamlıktan Padişahlığa giden yolları temizlemekle, o yolların çevresine güller serpmekle uğraşadursunlar, bu çocuklar iyi ki varlar, "ileri" olanı yaşama geçirmeye çalışıyorlar, "demokrasi"nin gerçekte ne anlama geldiğini anlatmaya uğraşıyorlar, hep olsunlar. Günün birinde 'en son göstericiler' katalogunda isimlerini, resimlerini görmeyelim. Hiçbir gösterinin yapılmadığı, yapılmasının akla bile gelmediği bir dönemin gizlice kulaklara fısıldanan, şaşkınlık ve hayranlıkla anılan geçmişi olmasınlar.

Osmanlı Milletler Topluluğu –Ahmet Davutoğlu'na gördürülen rüya-, milyarlarca dolarlık banka hesapları gibi konularla, içecek ayranı olmayanlara manevi tahtırevan ikramına yarayan 'genleşmiş' Türkiye sunulması gibi icraat simulasyonlarıyla da uğraşan medyanın, bebeğini tekmelerle kaybeden öğrenciye olan ilgisi, 'bir tutam duygusallık' bağlamında kalmayacaksa, bu, kendini sorumlu hisseden herkesin cinayete üç hafta kala yapılmış işkenceye tepki koymasıyla mümkün olabilir.

Cinayete üç hafta kaldığından da, çoktan cenazenin kaldırılıp kaldırılmadığından da ayrıca emin olamıyor ya insan, neyse.

Karamsar bitirmeyelim yine de, geleceğimize umut tohumları atılmış durumda, sulanmayı, yeşertilmeyi bekliyor diyelim.

Protestocu gençleri hasta olarak niteleyen yandaşlara da bir öneride bulunalım: Yazılarına kaynak bulmada zorluk çekiyorlarsa, Nazi Almanyası'nın arşivlerine, bu dönem üzerine yazılmış kitaplara bir göz gezdirebilir, orada birinci ağızdan, yani Naziler'in kendi kayıtlarından, kimlerin 'hasta' görüldüğünü ve 'tedavi'lerinin toplama kamplarında nasıl yapıldığını bulabilir, ve de Hitler'in üniversite rektörlerini nasıl hizaya soktuğunu öğrenebilir, tarihte yalnız olmadıklarını görüp rahatlayabilir, sıkıntılarını biraz olsun aşabilirler. Sıkıntılarını aşmasalar da sorun değil, biz bilginin özgürce paylaşılmasından yana olanlardanız, bu düşüncemizin gereğini de böylelikle yerine getirmiş oluyoruz. Gençleri 'hasta' olarak niteleyenler de, gelecekte tarih yazacaklara malzeme bırakıyorlar. Herkesin bir 'iş'i var.

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları