Selim Yalçıner
"Bu Meclis, Anayasa'yı Değiştirme Konusunda Yetkilerini Kullanmaya Müstahaktır"
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:05
Evet, öyledir. Müstahaktır. Meclis. Başlık, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mehmet Ali Şahin'e ait. Şahin, bu konuya ilişkin konuşmasında tam olarak şöyle diyor: "Bu Meclis, Anayasa'nın ve içtüzüğün tanıdığı tüm yetkileri kullanmaya müstahak bir Meclis'tir." Müstahak, hakkı var demek, tümce içinde kullanımına örnek vermek gerektiğinde de, sözlükte, "Müstahakkını bulmak, layık olduğu cezayı görmek," deniliyor. Türkçe'de genel olarak 'müstahak olmak', bir cezayı hak etmek biçiminde kullanılıyor. Dilimize başka dillerden gelen her sözcük gibi kullanımında bir takım yanlışlar mutlaka yapılıyordur, ancak bu ayrı bir konu. Meclis'in cezalandırılması gibi bir önerisi ne TBMM Başkanı'nın var, ne de bizim.
TBMM Başkanı, yukarıda alıntıladığımız sözleri, Meclis'e AKP tarafından getirilecek olan yeni Anayasa değişikliği tasarısı bağlamında söylüyor, ve CHP ile MHP tarafından dile getirilen itirazları ortadan kaldırmak amacıyla kullanıyor. Meclis, yapabilir, diyor. Kim diyor? TBMM Başkanı. Yani? Yasama'nın başı. Yasama ne demek? Yasama, Yürütme ve Yargı biçiminde ayrıştırılmış bulunan erk'lerden biri. Görev? Yasa yapmak, değiştirmek ve kaldırmak, Bakanlar Kurulu'nu ve bakanları denetlemek, Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek, para basılmasına ve savaş ilanlarına karar vermek gibi, uzayıp gidiyor.
Kuvvetler Ayrılığı Yasama, Yürütme ve Yargı'nın birbirlerinden bağımsız olarak çalışmaları demek. Şimdi tümüyle özgür bir yaklaşımla, bu bağımsızlığın durumuna bir bakalım. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 550 üyeden oluşuyor. Bu üyeleri, milletvekillerini, kısa adıyla vekil'leri, seçmen, halk yani, son değişiklikle, dört yılda bir seçiyor. Pratikte, bu seçim, vekil'lerin çok azı için, seçmenlerin o vekil hakkında bir karar vermesiyle yapılıyor. 550 MV'den bir bölümü, yirmi kadarı, Kürt kökenli, Kürtler bu MV'leri son seçimde bağımsız olarak seçip TBMM'ye gönderdiler. Bir o kadar da bağımsız seçilebilme yeteneğinde olan MV olsun, biraz da hangı partiden aday olursa olsun o bölge seçmeninin "teveccühünü kazanmış" ancak gene de çoğunluğun oylarını alamadan Meclis'e gelemeyenleri de katalım, 50 gibi bir sayıya ulaşırız. Demek oluyor ki, 500 dolayında MV, parti başkanları tarafından belirleniyor, listelere konuluyor ve Meclis'e getiriliyor. Bu 500 MV, parti başkanları tarafından getirildikleri için de, üyesi oldukları grup ister iktidarda olsun ister muhalefette, kendi başlarına yasa tasarısı hazırlayıp sunamıyorlar. Yasa koyma görevlerini, Anayasa'da yazılı olduğu biçimde yerine getiremiyorlar. Gelelim Yasama'nın Bakanlar Kurulu'nu ve bakanları denetleme görevine. İktidar partisi grubunda bulunan bir MV'nin, kendi hükümetini denetleme görevini yerine getirmeye kalkışmasının, nasıl bir şaşkınlıkla karşılanacağı, hatta 'komik' bir durum yaratacağı açık: "Sayın Vekilim, bir sonraki seçimlerde seçilebilecek bir sıradan aday gösterilmeyi istemiyor musunuz?" gibi bir soru bile, o Vekil'in 'iş'inin bittiğinin kanıtı. Muhalefet partilerinin gruplarındaki MV'lerin de denetleme görevine soyunduklarında "Gensoruyu yalama ettiniz, sonucunu biliyorsunuz, gene de gensoru veriyorsunuz, Meclis'i boş yere meşgul ediyorsunuz," karşılığını gördüklerini medyadan izliyoruz. Böylelikle, TBMM'nin en önemli görevlerini yerine getirememe durumu söz konusu. Bu, Anayasal bir suç. Türkiye Büyük Millet Meclisi, Anayasa'da yazılı görevlerini kısmen veya tamamen yerine getirmekten alıkonuyor. Nasıl? Siyasi Partiler ve Seçim yasalarıyla. Mevcut Siyasi Partiler ve seçim yasaları, milletin seçip gönderdiği vekillerinin, gönüllerinin, vicdanlarının istediği gibi yasa tasarısı sunabilmelerine, bakanlar kurulunu ve bakanları denetleyebilmelerine olanak vermiyor. Bir kere, seçmenin oy verdiği listedeki adaylar, büyük çoğunluğuyla, parti başkanlarının istediği isimler. O listeye girişleri ve o listeden çıkışları, parti başkanlarının iki dudağı arasında. Seçim sisteminin, verilen oyların önemli bir bölümünü değerlendirmeye almadığı, yok saydığı konusuna yaklaşmadık bile. Demokrasi denilince ilk akla gelen en demokratik sistem olan dar bölge çoğunluk sistemine biraz olsun yaklaşan bir seçim sistemi bile, parti başkanlarınca kabus konusu, konuşulması değil, düşünülmesi bile facia!
Yürütmeye gelelim: Seçmen, doğrudan aslında Yürütme'yi seçiyor. Yürütme, dolaylı yoldan Yasama'yı belirliyor. Böylece, kuvvetler ayrılığı ilkesinin iki unsuru, iç içe geçiyor: Yürütme ve Yasama, tekleşiyor. Geriye ne kaldı?
Yargı. Yargıyı da Yürütme'nin izni ve yönlendirmesiyle Yasama belirlerse, 'sorun' ortadan kalkıyor. Yani kuvvetler ayrılığı sorunu. Tüm güç, Yürütme'ye, yani Bakanlar Kurulu'na, yani, Başbakan'a geçiyor. Hukuk, benim güçlü olduğum bir alan değil. Ancak, Padişahların yetkilerinin bile bu kadar olmadığına (istediğinin başını, 'urun kellesini' diyerek, yani 'v' harfinden bile tasarruf ederek alabilme gücüne sahip olmasını Sultan'ın, maaşlı maaşsız sürgünlere göndermesini karşıtlarını, değerlendirme dışı tutarak) ilişkin düşüncelerim var. En azından, Padişahların yetkilerinin Tanzimat ve Meşrutiyet'le sınırlandırıldığını biliyorum. Demek ki, söz konusu öneriler, yüz yıllık da değil, en azından 170-180 yıllık bir geriye gidişi tanımlıyor. Türkiye toplumunun, böylesi bir geri sıçramayı kabul etmesi olasılığının varlığı bile çok umut kırıcı. Umut kırıcı da, bizler, bizim gibi olanlar, büyük çoğunluktan yana olup da o çoğunluğun düzeyinin ilerlemesini, yükselmesini aynı anda arzu edenler çoğunluğun düzeyinin iyice geriletilmesini isteyenlere hep karşı durduk, büyük bir umutla, aynı güçle, devam edeceğiz, başka çaremiz yok.
Şimdi, Başbakan'ın, yargı reformu tasarısı gibi bir ad altında Mart Ayı sonuna kadar Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulacağını açıkladığı değişiklik önerilerinin bu Meclis'te kabul edilmesinin yetmeyeceği, yasalaşmaları için referandumun gerekli olacağı belirtiliyor. Bu öneriler, yurttaşların hak arama, bu amaçla ya da herhangi bir başka amaçla düşüncelerini istedikleri biçimde ifade etme, örgütlenebilme özgürlüklerini genişletecek mi, daraltacak mı? Bizim bu tasarıların özgürlükleri daraltacak yönde olacağında herhangi bir kuşkumuz yok ancak çoğunluğun da en önce kuvvetler ayrılığı konusunda, bu kuvvetlerin tek bir kişinin elinde toplanmasının sakıncaları üzerinde, yapılacak değişikliklerin özgürlükleri genişletici değil, daraltıcı ve belki de giderek yok edici sonuçları olacağı tehlikesine karşı bilgilendirilmesi zorunlu görünüyor. Bu da bir iş belki yüz yıl önce çözümlenmiş olması, burjuva devrimcilerinin tamamlamış olmaları gereken bir iş, ama tarih düz ilerlemiyor, başkalarının yapmaları gerekip de yapamadıkları işleri de üstlenmek gibi 'durum'larla, ister istemez, karşı karşıya kalınıyor. Zorluk, buradan da kaynaklanıyor. Halkın korunması, emekçinin bu korunmanın yasallığının sağlanması savaşımıyla birlikte yapılabiliyor.
İnsanların, bireylerin, en basit hakları için bile mücadele vermeleri gerektiğinin zorunluğunu biz değil, tarih anımsatıyor.