Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Beden, kime ait?

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:34 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:34

Son günlerin ateşli tartışması, kürtaj ve sezaryen üzerinden yürüyen tartışma, alttan –ve hatta üstten de- hayli yol almış bir başka temel mücadelenin su yüzüne yansımış bir öğesi olarak görülebilir. Beden, kime ait? Beden kapitalist, kapitalizmin artık gerilemekte olduğu genel kabul gören neoliberal ekonomi politiklarının da yaygınlaştırılmasına büyük çaba harcadığı biyopolitik (beden denetleme rejimi) ilkelere göre, kapitalist uygarlığın malı. Buna göre belirlenmiş beden denetleme rejimi, kapitalizmin sunduklarının tartışmasız kabulünü içeriyor. Hazza uyarlanmış bir beden, tek kutuplu bir dünyada, o tek kutbun hegemonyasını kabul etmiş bir yönetimin işbaşında bulunduğu bir ülkede örneğin, o ülke eğer sözkonusu hegemonyaya göre, sürü haline getirilip savaştırılmak istendiğinde ise, pek uygun değil. Haz isteyen bir beden, herhalde savaştırılmasına karşı çıkacaktır. Bedeni, savaşmaya uygun hale getirebilmek için ise, onun biyopolitiğini –burada, biyopolitik kavramının çok farklı alanları kapsamakta olduğunu, bu yazıda ise sadece önemli bir yanının bölgesel anlamda ele alındığını anımsatalım- değiştirmek gerekir. Hazza dayalı biyopolitiğin yerine, dine, milliyetçiliğe, ırkçılığa dayalı biyopolitik geçirilmelidir ki, bedeninin kendisine değil, aslında teolojik varsayımlara ait olduğunu kabul eden birey, sürüleşerek savaştırılmaya uygun bir hale gelebilsin. Bu saptama, birey çağının bitip sürü çağının başladığının, en azından başlatılmak istendiğinin bölgesel bir ifadesi olarak görülebilir. Bedenin ne kapitalist uygarlığın ne de teolojik varsayımlara dayalı bir yapının ‘mal’ı olmadığı, mal olarak görülmekten kurtarılıp özgürleşmesinin –gerçekten, neoliberallerin olmasını istediği gibi, sadece tüketim bağlamında değil- sağlanmasının zorunluğu ise açık, tartışmaya çalışalım.

İkinci Dünya Savaşı sonrasının iyice artmış, artılılmış bulunan üretim düzeyi, daha çok tüketimi zorunlu hale getirdi. Bu zorunluk, en küçük toplumsal birim olan ailenin daha da ufaltılmasına, bireye dönüştürülmesine yol açtı. Daha çok birey, daha çok tüketim anlamına geliyordu. Daha çok ev, stüdyo, daha çok buzdolabı, çamaşır makinesi, bulaşık makinesi, kombi, yiyecek, içecek ve sayılamayacak kadar çok sayıda başka tüketim mal ve hizmetinin (ve de kültür) satılmasının zorunluğu, biyopolitiğin, beden ve hazlarına göre ayarlanmasını zorunlu kıldı. Bu zorunluk, kapitalist uygarlığın elindeki her türlü olanakla uygulamaya konuldu. Birey artık, gerçek özgürlükler anlamında kesinlikle değil ama tüketimin ‘özgürlük’ olarak tanımlanmasıyla, kapitalist uygarlığın biyopolitiğini kabule zorlanmıştı.

Bu durum, merkez ülkelerdeki bireyin kendini başka ‘yüksek’ amaçlar –hür dünya vesaire-uğruna feda etmesini engellemişti büyük ölçüde ama, merkez ülkeler dışında savaştırılacak ve cesetlerinin üzerlerinden kapitalist uygarlığın başka çıkarlarının yürütüleceği ülkeler, bölgeler yeterince vardı. Hollanda’dan bundan yıllar önce Hollanda vatandaşı kimsenin savaş pilotu olmak istememesi üzerine, Hollanda ordusuna, vatandaşı olmayan insanları da savaş pilotu olarak istihdam edebilme olanağı verildiği anımsanacaktır. Kaldı ki, artık, insansız hava araçlarıyla, hiçbir pilotun yaşamını tehlikeye atmadan istenen yerlere bomba yağdırma olanağı merkez ülkelerde bulunuyor ve merkez ülkeler nedense bu olanaktan kendilerine bağlı çevre ülkeleri yararlandırmak istiyor gibi görünmüyorlar. Bilgisayar ekranlarıyla dolu bir odadan dünyanın herhangi bir yerindeki insanlar, binalar üzerine kurşunlar, bombalar, füzeler yağdırmak çok ‘ilginç’ ve paylaşılması pek arzu edilmeyen bir duygu olsa gerek!

O zaman, hegemonik baskı altındaki çevre ülke yönetimlerine, kapitalist uygarlığın biyopolitiği zorla benimsettirilmiş yığınlarının biyopolitiğini yeniden düzenlemekten başka bir ‘çare’ kalmıyor.

Bedenin sana değil, bir takım teolojik varsayımlara aittir!

İlahiyata ait olan bu beden de, dine dayalı biyopolitiği oluşturup benimsetenler eliyle kullanılacaktır! Savaşman gerekiyorsa savaşacaksın! Kapitalist uygarlığın hazza dayalı biyopolitiğine sığınıp kurtulamazsın! Hem tüketeceksin, hem savaşacaksın!

Dünyanın herhangi bir çevre ülkesinde, “Bir oğlum şehit oldu, vatana feda olsun, inşallah diğer çocuklarım da şehitlik mertebesine yükselirler,” diyen –ve sayıları gittikçe azalan- ‘önce’ babaların, ‘sonra’ annelerin bol bol çocuk yapmaları ve bu çocukları teolojik varsayımların (biyopolitiği oluşturup yönetenlerin) kullanımına sürü halinde sunmaları bekleniyor. Buradaki çelişki yani hem bol bol tüketmeye devam etmek, hem de gerektiğinde tüketimden teolojik varsayımlar bağlamında vazgeçebilmek, aynı süreç içinde bedenini ilahi varsayımlar uğrunda hegemonik ilişkilerin çıkarlarına kurban edebilmek kuşkusuz açık ancak kendisine dayatılan şizofreniyi iyice içselleştirmesi durumunda bireyin sürüleşmesi hiç de yabana atılabilecek bir olasılık değil. Değil, ama bir olasılık gene de. Bu olasılığın ortadan kaldırılması için ise, özgürlüklerden (tekrar edelim, gerçek özgürlüklerden) yana olanların çabaları zorunlu.

Toplumsal yaşam, sadece kapitalist uygarlık ve denetimindeki teolojik varsayımlara dayalı yapılar değil kuşkusuz. Özgürlüğün gerçekten ne anlama geldiğini, özgürleşmenin, sömürüye, savaşlara ve baskıya direnebilmenin ve kapitalist uygarlığın ardından gelecek yeni bir gezegeni kurabilmenin ön koşulu olduğunu bilenler de var. Özgür insanların her gün birer birer olsa bile arttığını yaşam gösteriyor.

[email protected]

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları