Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Barbarlığa Karşı Ortaklık

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:23 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:23

Barbarlık, içinde yaşadığımız süreç ve bu kötülüğün giderek derinleşeceği görülüyor. Derinleşme, savaşların artması ve yaygınlaşmasıyla oluşacak ve büyük kitleleri, kan, ateş ve gözyaşına boğarak önüne katacak gibi duruyor. Barbarlığın kader olmaması için, barbarlıktan medet uman bir avuç asalağa karşı büyük çoğunluğun ortaklığı, ortaklaşmacılığı içine sindirerek bu saldırganlığa karşı durması ve yaşanası bir gezegen için uğraşması gerekli. Aksi halde, Mad Max görüntülerinin gerçek yaşamımız haline geldiğine hep birlikte tanık olabiliriz.

Rosa Luxemburg’un, bu büyük devrimcinin “Ya Barbarlık Ya Sosyalizm” dediği süreçte, kapitalizm, 1873-1896 krizini aşabilmek için savaşlar planlıyordu. Kapitalist emperyalist blok içinde yer alan Almanya’nın oligarşisi kendi işçi sınıfını, gönüllü ölüme –intihara- ikna edebilmek için Sosyal Demokratları da ‘kullanıma’ soktu ve yapacağını yaptı, milyonları ölüme gönderdi, yaktı, yıktı. Luxemburg, işçi sınıfını, önce kendi egemenleriyle mücadele etmeye çağırmasının bedelini, vahşice öldürülerek ödedi. Luxemburg onuruyla tarihe geçti, barbarların adını değil anmak, anımsamak isteyen bir kişi bile kalmadı. Kapitalizmin ikinci büyük krizini, 1929’da başlayanını, ikinci büyük paylaşım felaketinin izlediğini biliyoruz. Kapitalizm şu anda da krizde ve savaşlar sürdürüyor, yeni ve büyük savaşlar planlıyor.

Ancak bu kez, kapitalist emperyalist metropoller ya da daha ‘terbiyeli’ bir ifade ile ‘merkez’ ülkeler, kendi metropollerinden önce ‘çevre’ ülkeleri, yağmalayıp sömürdükleri çevrelerini yaygın savaş alanı haline getirmeyi planladıkları izlenimi veriyorlar. Bu bağlamda, Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Batı Asya öne çıkıyor. Ortadoğu dendiğinde de, yaşadığımız coğrafyadan bahsedildiğini –kendimizi biz nerede görürsek görelim- kabul etmemiz zorunlu. Geleceğimize savaş bulutları yığıyorlar.

Savaş ölüm, kan, gözyaşı, irin, pislik, sürünmek, organlarını kaybetmek demek. Hele de savaşın, bir avuç, sözcüğün tam anlamıyla bir avuç yağmacı ve sömürücüye yarar getireceğini ve sadece bu nedenle planlandığını biraz, çok kısa bir süre –kafalara kakılan dini, mezhepsel, etnik kimlik sıkıntılarını geriye iterek- düşünmek zorunlu.

Savaş, savaşlar, neden kapitalizmin krizlerini izliyor, bir anlamda, tarih, tekerrür ediyor?

Biliniyor ki, tarih yinelenmez ancak benzer koşullar bir araya geldiklerinde benzer ya da benzere yakın sonuçlar üretirler. Kapitalizmin krizi, karlılığın düşmesiyle başlar ve yeni ve büyük bir karlılık alanı oluşuncaya kadar devam eder. İşte hem bu yeni ve büyük karlılık alanına yönelik emperyalist mücadeleler savaş anlamına gelir hem de savaş, krizi aşabilmek için kapitalistlere, ellerinde bulunan kapasitenin en yüksek karlılıkla kullanılabilmesinin olanaklarını sunar. Barış zamanında kimsenin dönüp bakmadığı bir mermiyi yüzde 5000 oranında bir karla dini, mezhepsel ya da etnik sıkıntıları nedeniyle silaha sarıldığını düşünenlere, bu yönde düşünmeye ya da hiç düşünmemeye ikna edilmiş olanlara satarak krizlerini aşmaya çalışırlar kapitalistler.

Bir başka deyişle, merkez ülkeler, en büyük üretim yapabilecekleri ve en yüksek karı sağlayabilecekleri sektörlerini –kömür, demir, çelik, kimya, elektronik, optik, bilişim, gıda ve daha birçok- savaş koşullarında ayakta tutarak krizlerini aşmayı amaçlarlar, akrep, bildiğini, yani akrepliğini yapar. Ayrıca da, merkez ülkeler, halen önemli olan, gelecekte önem kazanacak olan alanlar için kendi aralarındaki çelişkileri de gerektiğinde silahla çözebileceklerini rakiplerine anlatmak, niyetlerinin ciddi olduğunu kanıtlamak için de savaşı kullanırlar.

Kapitalizmin, içinde yaşadığımız son krizi, yeni ve şiddetli bir tırmanmaya doğru yöneliyor. Bu tehlikeye, bizzat kapitalizmin sözcüleri dikkat çekiyorlar.

İlk anda ya da başlangıç bölümünde merkez ülkelerin halklarının görünürde uzak tutulacakları ya da uzak tutulmaya çalışılırmış gibi davranılacağı sıcaklıklar, yeni savaş alanları için Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Batı Asya yüksek riskli bölgeler olarak öne çıkıyor.

Bir bölgenin savaş alanı haline getirilebilmesi için merkez ülkelerin gerek duyduğu çelişkiler parlatılıyor, barış ve huzur içinde yaşamaktan başka bir amacı bulunmayan halkların, grupların, kesimlerin aralarındaki ‘üretilmiş’ ve asla sınıfsal olmayan ‘sorun’lar kızıştırılıyor.

Barbarlığın iyice yükseleceği bir döneme giriliyor. Barbarlığın, sadece bir avuç kişiye yarar sağlayacağı ve çok büyük çoğunluğun aleyhine olacağının bilincine varmak, en azından, internet ya da yeni teknolojik olanaklar üzerinden konuşup anlaşabilen ve yakınlaşan insanların neden, hangi gerekçelerle birbirleriyle savaştırılabileceğini düşünmek gerekiyor.

İnsanlar arasında, barbarlık isteyen azınlık ve barbarlığa karşı olan çoğunluktan başka bir ayrışma olamaz çok küçük, sayıları binlerle ölçülen yağmacıların karşısına, çok büyük, milyarlarla anılan insanların dikilmesi ve barbarlığa karşı ortaklaşmacılığın heyecanını yükseltmesi zorunlu gibi görünüyor.

Yaşam hakları ellerinden alınmak istenen büyük çoğunluğun, kendi arasında dinsel, mezhepsel, etnik farklılıklara göre ayrışmasına katkıda bulunmak, çok büyük bir suç.

Bu suç, doruktaki asıl suça, yağma, sömürü ve savaşın sürmesi için yapılan kötülüklere katkı sağlamak, barbarlığın yaygınlaşmasına yardımcı olmak.

Baskı altında tutulan, sömürülen, yağmalanan, savaştırılan, özgürlük kısıtlarıyla boğuşturulan büyük çoğunluğun geleceğin ancak ortaklaşmacı bir yaklaşımla kurulabileceğine, insanlık onuruna yakışır bir yaşamın ancak barbarlığa birlikte direnilerek gerçekleştirilebileceğine inanmaları zorunlu.

Yaşam, gerçekliğin bize sunulan ve kabul etmemiz istenen halini reddetmenin örnekleriyle dolu aslında. Gezegenin her yerinde, insanlar bir araya geliyorlar ve her ne üzerine olursa olsun tepkilerini ortaya koyuyorlar. Tepkiler genişledikçe ya da özü genel kabul görmeye başladıkça da etkili oluyor. Umutsuzluğa gerek yok, ancak barbarlıktan kurtulmuş bir yaşamın başkalarının –bizim dışımızdakilerin- yapacakları işlerle önlenmesi mümkün değil, herkesin, bizim, büyük çoğunluğun barbarlığa karşı ortaklaşmacılığın önemini içselleştirmesi zorunlu.

Hem çok zor, hem de çok kolay bir görev.

[email protected]

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları