Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Amerikan Dostluğu Arayışlarının Trajikomiği

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:04 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:04

Kanallardan birinde bir açık oturum, moderatör altı konuşmacı çağırmış, üçer üçer ayrılmışlar, bilindik ayrışma, hele okurun çok iyi bildiği. Moderatör, bir yana dönüyor, "Ama bütün askeri darbelerin Amerika'nın onayıyla yapıldığında aynı görüşteyiz, değil mi?" diye soruyor. İki general: bakıyorlar. Yanıt yok. En küçük bir ses ya da hareket yok. Bir süre sonra aynı moderatör, bu kez öbür üçlüye dönüyor, destekledikleri hükümetin Amerikan yardımıyla işbaşına geldiğine ilişkin kuşkuları bulunup bulunmadığını soruyor. Yüz ifadeleri donmuş durumda yanıt vermeleri beklenen konuşmacıların. Olduğu gibi kalmış durumda, gülümsemeleri, gamzeleri, tüm mimikleri. Tabii, onlardan da herhangi bir yanıt gelmiyor. Çok ciddi sorunlarla karşı karşıya bulunulmasa, eğlenecek bir durum, kahkahalarla gülünecek. 'Tartışma'nın devamında, bu konuya bir daha girilmiyor, bu eğlendirici sorun, bir daha gündeme gelmiyor, sessizce anlaşma. 'Böyle şeyler konuşulur mu, ne ayıp!'

Amerika darbe yaptırıyor, Amerika hükümet seçtiriyor, bu onursuzluk güle oynaya –lafı edilinice önce yüzler kaskatı oluyor, mimikler donuyor ama gene de- kabul ediliyor. Sadece, sadece, bunun böyle olduğu söylenmesin. Moderatör, hınzırlık yapmış, biraz şakacı bir çocuk, bir daha böyle yapmasın!

Bu trajikomik durum, neden oluşuyor, neden bir ülkenin oligarşisine dahil olanlar, bir ülkenin otokratik yapıya dönüşmesini isteyenler, Amerika'nın desteğine bu kadar onursuzca talipler? 'Bir ülke' dedik, bir çok başka ülkede söz sahibi olmak isteyenler, Amerika'ya başka türlü mü bakıyorlar? Onlar da Amerika'nın desteğini aramıyorlar mı?

Evet, arıyorlar. Ancak, burada, 'Bir ülke' deyimine geri dönmekte yarar var. Bir ülke, ülke halinde yönetim birimi olarak belirlendiğinde, bu ülkenin başına çöreklenmek isteyen oligarşilerin, otokratik unsurların sadece iktidar olmaktan öteye veri kabul etmeleri gereken bir durum var: Bir Ülke'nin varlığı. Bu varlık, yani iktidara heveslenenlerin yönetmek istedikleri Bir Ülke, ülke olarak varlığını korursa, başına geçmek isteyenlerin işine yarayabilir. O varlık bittiğinde, egemenlerin de varlığı biter. Başka bir olasılık yok. Ya işgalci güçlerin savaş gemisine gizlice girip ülke dışına çıkarak sefil yaşamını biraz daha sürdürürsün, ya da bir yerlerde vurularak tarihe, o anlamda, gömülürsün.

Demek ki, ister oligarşik ol, ister otokratik, egemenliğini sürdürebileceğin bir ülkeye ihtiyacın var, Amerika'dan ister destek al, ister alma. Varlığını nasıl sürdürebilirsin?

O ülkede –kapitalist koşullardan söz ettiğimiz unutulmasın- üretimi artırarak.

Ancak üretimini artırdığın bir ülke varlığını sürdürebilir, sen de çok meraklıysan o ülkede oligark ya da otokrat olarak iktidar olmaya, gücünü Amerika'dan destek alarak, sürdürebilirsin. Belki. Bir yere kadar. Hadi 'o yer'e kadar uzun düşünmek başını ağrıtıyor, devlet olanaklarıyla –tüyü bitmemiş yetimin hakkını peşkeş çekerek- zengin ettiğin çocukların nerede yaşayacaklar, o ülke'de değil mi? Ülke kalmazsa, nereye kaçacaklar? Dünya, böylelerine bir süre, o da paralarını tüketinceye kadar 'güleryüz' gösterir, sonra icraya (bakınız: tarih) verir. "Ben icra micra anlamam, bulduğum sıcak parayı buraya getiririm, yediğim kadar yerim, yakın çevreme yediririm, sonrasını düşünmem," diyebilirsin, o zaman da Amerika mı olur, bir başka emperyalist güç mü, o da şöyle düşünür: "Bu adamlar kendi küçük çıkarlarının peşine öyle kafasızca takılıyorlar ki, benim uzun vadeli hesaplarımı anlayacak, dikkate alacak halde değiller, neden bunları destekleyeyim? 'Güvenlik üretimi'nden bahsediyorum, ordularını dağıtma yolunu seçiyorlar, neden politikalarımı bunların bencil çıkarlarına kurban edeyim ki?"

Şimdi, bambaşka, yukarda yazdıklarımızla hiçbir ilgisi olmayan bir konuya değinelim. Amerika Birleşik Devletleri'nin Ankara Büyükelçisi James Jeffrey, geçtiğimiz hafta, İstanbul Dedeman Oteli'nde, DEİK/Türk Amerikan İş Konseyi'nin yemeğine katılıyor ve bir konuşma yapıyor. Akşam Gazetesi'nden Nagehan Alçı, Jeffrey'in konuşmasını değerlendirdiği yazısında, Büyükelçi'nin üç konuya vurgu yaptığını belirtiyor: Atatürk'ün Yurtta Barış Dünyada Barış sloganının doğruluğunun sürekli -ki bu slogan, Türk-İslam Sentezi'ni yazan Graham Fuller'in ortadan kaldırılmasını istediği bir politikayı yansıtıyordu- kanıtlanması Türkiye'nin Kore Savaşı'ndan (dikkat: yurt dışına asker gönderme konusu) bu yana Batı'yla ilişkilerinin çok olumlu gelişmekte olması ve de Türk Halkı'nın demokrasiyi içselleştirmiş olması nedeniyle doğru karar alacağına (seçimlerde) güven duyulması.

Elçi, görüldüğü gibi ülkesinin başka ülkelerin seçimlerinde manipülasyon yaptığı yolundaki 'tuhaf' iddialardan söz etmemiş, Türk halkının demokrasiyi içselleştirdiğini ve bu nedenle doğru karar alacağına güven duyulması gerektiğini belirtmiş.

Bir ülkenin zenginliklerine, toprağına, varlıklarına, alışılmış söylemleri (Vatan, millet, din, iman) gereğince öncelikle o ülkenin egemenleri sahip çıkmazlarsa, oligark ya da otokrat olma nedenlerini nasıl açıklarlar? Bir ülkenin egemenleri, en karlı işletmelerini, o işletmelerde çalışanları insan yerine koymaksızın satarlarsa, o ülkenin zenginliğinden ve geleceğinden söz edilebilir mi? Ülkenin zenginliklerine Mahatir Muhammed (Malezya) gibi bir otokrat kadar bile sahip çıkılmazsa (Anımsayalım, yabancılara, 'Siz bizi yağmalamaya geliyorsunuz, buna izin vermeyeceğiz' dediğinde Mahatir Muhammed, bir çok postmodern neoliberal tarafından, 'Ülkesini perişan edecek' diye eleştirilmişti, oysa bir yıl sonra bölgenin ve dünyanın kapitalist ilişkiler bağlamında en verimli piyasalarından biri haline getirdi Malezya'yı) bir ülkeden, o ülkenin başındaki oligarşi, otokrat artık ne derseniz deyin, ondan, söz edilebilir mi?

Darbe darbe deniyor. Kimler diyor, darbelere zamanında yalakalık edenler. Bir darbeden hiç söz edilmiyor, 12 Eylül 1980 Darbesi'nden. Bu darbe, halen sürüyor, hatta ağırlığını giderek artırıyor. Bu darbeyle başladı oligarşi elde avuçta ne varsa satmaya, 'babanın malını mı satıyorsun' derler ya, onun gibi bile değil aslında, çünkü kimse babasının malını böyle pervasızca satmaz, satamaz, en küçük bir gelecek kaygısı –onur'a sıra gelmedi daha- taşıyorsa. Otokratlık yapacağın ülke ortadan kalkarsa, nerenin otokratı olacaksın?

Darbe, oligarşinin sorunları çözümsüzleştirmesinden kaynaklanmadı mı, darbeciler darbelerinden hemen sonra –sosyalistleri acımasızca ezerken, sanki sorunların nedeni onlarmış gibi- acil sorunları en güçlü oligarşik talepler ve yabancı ilgiler uyarınca çözümleyip iktidarı en kısa zamanda oligarşinin en uygun kanadına devretmediler mi? Darbeci diye tanımlanan ayrı bir sınıf yok, oligarşinin sorun çözme yöntemlerinden biri var. Tüm bunları oligarşi, otokratik olmaya debelenen kesimiyle de, bilmiyor mu?

Biliyor tabii ki. Ama doğruları söylemiyor. Mazlum edebiyatı yapmak, zulüm görmüş olmanın avantajını yaşamak hoşuna gidiyor. Azıl mazlum bu arada, giderek artan çilesini çekmeye devam ediyor. Doğrular, altta kalanın canının çıktığıdır. Altta kalan büyük çoğunluk, haklarına sarılmadıkça da bu yalanlar böyle devam eder, kimlikmiş, dini ve mezhepsel sıkıntılarmış, oymuş buymuş kandırmalar sürer gider.

Tekel İşçisine fazla mı umut bağlıyoruz bazen, tüm bu sorunların çözümünün başlangıcını onların eylemine bağlayarak, pek belli değil. Girişte değindiğimiz yapay ikilemi bir kenara itip, asıl sorunlara, yaşamsal sorunlarımıza, tümümüzün odaklanmamız zorunlu. Başka hiçbir saçmayla zaman harcamadan.

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları