Selim Yalçıner
Açılımlar Kapanıma Dönüşürse...
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:05 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:05
Bir kaç yıldır toplumun açılım şaşkınına çevrildiğini söylemek yanlış olmaz. Kısaca, unuttuklarımız varsa özür dileyerek, anımsandığında Kuzey Irak, Irak, Suriye, Kürt, Ermeni, Alevi, Roman, Ortadoğu, Rusya ve TSK açılımları (Son iki açılıma da değineceğiz) yakın geçmişte meydana gelen (İsrail'e karşı olan tepkinin dozunu artırarak sürmesi, Ermenistan Anayasa Mahkemesi kararı, ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi oylaması, IMF ile görüşmelerin kesilmesi, AB Elçilerinin azarlanması ve İsveç Parlamentosu kararı gibi) olaylar ve bu olaylara ilişkin tutumlar, ayrıca da Erk'e ve rejime ilişkin yaklaşımlar nedeniyle yeni bir evreye ulaşıyor açılımlar, kapanıma mı dönüşüyor, öyleyse, bu, nasıl bir kapanım olacak, merak uyandırıyor.
Önce, açılımların sadece kendi süreçlerinde vardığı durumu ele almakta yarar olabilir. Kuzey Irak açılımı, bu açılımlar içinde genel olarak çizgisinde yürüdüğü izlenimi veriyor, ancak bu durum tek başına bile, yeteri kadar tedirginlik konusu, çünkü Türkiye'nin bölgede, güçlerini sokaktan çekmeyi planlayan ABD'nin yerine bir tür jandarmalık yapabileceğinin belirtisi. Irak açılımı, bu ülkenin tek parça olarak mı kalacağı yoksa küçük birimlere mi ayrılacağının belirsizliğiyle, başarı ya da başarısızlığı büyük ölçüde ABD'ye, bu hegemon ülkenin kararlarına ve tutumuna bağlı olmakla, tedirginliği artırmakta. Suriye açılımı, büyük sevgi sözleriyle başlamıştı, bu ülkenin ekonomik durumunun, beklenen ticari yararları getirmeyeceği görülüyor. Kürt açılımı, Diyarbakırspor maçlarındaki olaylar ve Güneydoğu'daki son çatışmalarla, başladığı yerin çok çok gerisine düşmüş durumda. Ermeni açılımı, Ermenistan Anayasa Mahkemesi'nin kararı –ve bu kararla birlikte değerlendirilmesi gereken Azerbaycan'a verilen Türk güvencesinin- ardından umutları kırmıştı, ABD ve İsveç kararları ile protokollerin TBMM'den çekilmesi ya da orada 'dondurulması' konuşuluyor. Alevi açılımı ardından bir tek Alevi yurttaşın bile mutluluk sergileyememesi, bu konuda uzun yazmayı gereksizleştiriyor. Roman açılımında, eğitim hakkı isteyen gençlerin yaka paça salondan çıkarılmaları, Roman şarkıcılarla Başbakan'ın sevgi dolu olduğu izlenimi yaratması amaçlanan yakınlığının pek bir anlam taşımadığının kanıtı. Ortadoğu'nun petrol zengini ülkelerinin, Türkiye'ye milyonlarca dolar akıtmak için ille de ABD'den onay beklediklerinin görülmesi, bu yöreye olan açılımın kaderi hakkında yeteri kadar aydınlatıcı. Rusya ile yapılan anlaşmanın da 'Bugüne dek bu ülke ile yapılan en kapsamlı anlaşma' olduğu yolundaki Ankara kaynaklı ifadelerin, Rusya Yönetimi tarafından bırakın aynı sıcaklıkla ele alınmayı, belirgin bir tepkisizlikle karşılanması da bu açılımın niteliğini anlamaya yardımcı oluyor. TSK açılımı, ordu yönetiminin, kurum içindeki Amerikan dostu olma niteliği düşük görülen subayları tasfiyesi ile sürüyor. Henüz tamamlanmayan bu açılımın ne sonuç vereceği görülecek. Bu süreç, ayrıca, ABD'nin Türk ordusundan beklentilerini (Afganistan'da görevleri olmadığı halde sıcak çatışmalara giren Türk birliklerinin Amerikalı komutan tarafından övülmesi gibi) karşılamadaki sonuçları ile de izlenecek.
Açılımların hemen tümü, sonuç vermemiş durumda. Buna, açılımların yeteri kadar düşünülmeden, planlanmadan, ilgili kesimlerin görüşleri alınmadan, aceleyle, sabırsızca, kısacası tasarımsız devreye sokulmalarının da neden olduğu düşünülebilir. Açılımı yürütenlerin, bir önceki tümcede belirtilen gerekleri hiç bilmedikleri kabul edilemeyeceğinden, açılımların, olumsuz bir tutumla başlatıldığı, yani olmasının arzu edilmediği de söylenebilir.
Açılımlarının aslında 'olmamasının' arzu edildiğini düşünenler, bu yaklaşımlarına, sıralayacağımız gelişmelerin katkıda bulunduğunu kabul edebilirler:
ABD'nin bölgedeki planlarına uyumlu bir Türkiye'nin, haliyle, İsrail ve ABD ile ilişkilerinin çok da parlak görülmemesinden yarar umacağı varsayılabilir. Ancak, bu konuda kantarın topuzunun kaçtığı, örneğin İsrail ile ilişkilerde, görülüyor. Türkiye'deki politik gözlemcilerin bir çoğu gibi, dünyanın geri kalanındaki analistler de Başbakan'ın İsrail Devlet Başkanı'na çıkışmasının kozmetik bir anlam taşıdığını belirtmişlerdi. Süreç, Başbakan'ın İsrail'den hiç hoşlanmadığının ve bu ülkeyle olan ilişkileri var olan düzeyde bile tutmaktan vazgeçebileceğini düşündürtüyor. Bu, başka ülkelerle olan ilişkileri eşitlik ilkesi içinde sürdürmekten yana olanların, örneğin sosyalistlerin gerektiğinden fazla gözönüne almayabilecekleri bir durum olsa da, küresellikten, dünyayla bütünleşmekten söz edip, açıkça emperyalizme, piyasacılığa eklemleşme garantisi vererek iktidar olan ve bu politikayı en önemli varoluş nedenlerinden biri olarak kabul eden bir yönetimin asla yapmayacağı, daha doğrusu yapmaması gereken bir iş.
ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin kararının ardından Türkiye'nin Washington Elçisi'nin geri çekilmesi de hem Clinton'un hem de Obama'nın verdiği 'güvence'ler dikkate alındığında, biraz fazla görünüyor, olması gerektiğinden çok fazla. Avrupa Birliği'nin Ankara'daki büyükelçilerinin ise, evsahibi tarafından 'azarlanmaları' pek olağan bir durum değil. Avrupa Birliği yolunda olduğunu söyleyen bir ülkenin yürütmesinin başındaki kişinin, hem de tüm görgü kurallarını hiçe sayarak (Bu görgü kurallarını ilgili kişi bilmese de, yakınındaki görevliler satır satır saniye saniye anlatırlar) yemeğe çağırıp 'fırçalaması' diplomaside raslanan bir görünüm olarak anılmıyor. Can düşmanını bile yemeğe çağırsan, evinde azarlamazsın. Büyükelçileri azarlayan bir Başbakanın, bunun sonuçlarının ne olacağı konusunda uyarılmadığını düşünmek doğru olmaz.
IMF ile görüşmeler kesildi. Bu görüşmeleri, bu satırları okuyan hiçbir kişinin sempatiyle karşıladığını sanmıyoruz. Ama, IMF ile görüşmeleri kesenin kimliği burada çok büyük önem kazanıyor. Görüşmeleri kesen, bağımsızlıkçı bir politika izlemek isteyen bir yönetim mi, yoksa tam tersi, bağımlılıktan güç alan bir iktidar mı? İkincisi doğruysa, bu görüşmelerin kesilmesine yoğunlaşmak zorunlu.
İsveç'e gelince, biz biliyoruz ki bu ülkenin kimseye demokrasi, hoşgörü, barış vesaire dersi verme yeteneği yoktur. Kendi içindeki komünist, sosyalist sendikacıları, işçileri, hem de adının başında sosyal demokrat sözcükleri olan bir parti eliyle bire kadar kırdıran bir ülkenin, hem de bu ülke, ihracatının nominal olarak yüzde 96'sını silah endüstrisi ürünleri oluşturduğu halde ağzını açtığı anda barıştan söz eden bir ülkeyse, kimseye bu konularda herhangi bir öğüt, öneri falan vermeye hakkı hiç yoktur. Ancak Türkiye, bu karardan sonra Stockholm'deki elçisini geri çekiyorsa, hem de Türkiye, burada durup düşünmek gerekir. İsveç açısından değil, Türkiye açısından.
Türkiye'nin yönetiminde bulunanlar, son haftalarda ülkeyi kendi içine kapatma sonucunu doğuracak sadece yukarda sıraladığımız politik tutumları almadılar, ayrıca yönetim erk'i üzerinde de ülkenin kaderini etkileyecek hazırlıklara başladılar. Yürütme'nin kimin elinde bulunduğu biliniyor. Yasama'nın, Anayasa'ya göre Yürütme'den bağımsız yerine getirmesi gereken yasama ve denetleme görevini de Yürütme'nin üstlendiği konusunda kimsenin kuşkusu yok. Yargı'nın, Yürütme'den ne ölçüde etkilenmekte olduğu inkarı olanaksız biçimde ortada. Yüksek Yargı'yı oluşturan kurumların da tümüyle Yürütme'ye –yasama eliyle- bağlanması durumunda, otokrasi eksiksiz tamamlanmış olacak. Bu, bir rejim değişikliği. Türkiye, rejim değiştiriyor.
Anayasa'nın Başlangıç birinci ve ikinci bölümleri, belirttiklerimize ek olarak, terörle mücadele adı altında getirilen yasalarla da desteklenerek uygulamadan kaldırılıyor. Adı ne olursa olsun, Saltanat vesaire ne denirse densin, rejim olarak böyle bir yapı, otokrasidir. Otokrasi, oligarşik –ama niteliği bir önceki dönemden oldukça farklı bir oligarşi- bir görünümle de sürebilir, adı otokrasi olmaktan çıkmaz.
Otokrasiye gidiyorsak, otokratın düşünce yapısından büyük ölçüde etkileneceğiz demektir. Otokrat, nasıl düşünüyorsa öyle yönetecektir.
Kapitalizmin uzun, çalkantılı ve kanlı süreceği görülen krizine hazırlık amacıyla da yapılan bu rejim değişikliği, bireylere, sınıflara, bir avuç asalak dışında tüm yurttaşlara, tutunabilme, yaşamı sürdürebilme zorunluğunu da, zorluk derecesini artırarak, dayatıyor, daha önce belirttiğimiz, tutunabilmek için gerekli ülkenin varlığının devamını sağlamayla da yakından ilgili olan.
Her gün yeni bir mücadele dayatıyor: hem tutunacağız, tutunmamıza olanak verecek bir zemin, ülkenin varlığını da koruyarak, hem yaşamı sürdürme mücadelemize kesintisiz devam edeceğiz, hem de yeni bir yaşam'ın umudunu koruyup yeşerteceğiz, yaygınlaştıracağız. İçinde bulunduğumuz koşullar, ne kadar umut verici? Umutlarımızın daha da kırıldığı dönemleri de göreceğiz, en kırıldığı anda, artık daha da fazla kırılamaz umutlarımız dediğimiz anda, eğer umutlarımızı yitirmememiz ve bu amaçla kendimizi, çevremizi geliştirmemiz gerektiğini unutmamışsak, oradan çıkacağız.
Bu barbarlığı, kapitalist uygarlığı, niteliklerini o anda yaşamın bize belirlemiş olduğu bir başka uygarlığa dönüştüreceğiz. Emperyalistlerden, oligarşilerden, otokrasilerden izin almadan, sessizce, dik başımızla, onurumuzla...