Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

Açılım, Dağılım, Saçılım

Yayın Tarihi: 07.05.2021 , 23:59 Güncelleme Tarihi: 07.05.2021 , 23:59

‘Açılım’dan olumlu bir sonuç elde edilemeyeceği artık görünüyor. İnsanların barışa yönelik duygularının sömürülmesi çabalarının boşa çıktığı ortada. Ancak, bu çabaların kaynaklarını irdelemenin, hiç olmazsa yakın gelecekte aynı hataların tekrarlanmaması için yararlı olabileceği düşünülebilir. Açılım Kürtçe’nin yasaklanması –Bölge insanlarının hiç bir bürokratik işleminin yapılmamasını sağlayarak iyice dışlanmaları-, Diyarbakır Cezaevi gibi bir kurumun (Yoldan geçen gençlerin, çocukların buraya tıkılıp bok yedirilerek çıkar çıkmaz dağa yönelmelerinin sağlanması amacıyla kurulmuş bir ‘tesis’) devreye sokulması ve burada saymakla bitmeyecek çok başka ‘önlem’, ne amaçla uygulandıysa, başka hedeflerle birlikte, en önemli hedefe ulaşabilmek için devreye sokulmuştur: Türkiye’nin Irak’ın kuzeyine müdahil olması. Amerika Birleşik Devletleri (Bu devletin önde gelenleri her ne kadar Türkiye’nin açılım konusuna kendi kendine karar verdiği söyleyerek acınası durumun üstüne tüy dikiyorlarsa da) Irak ve Kuzey Irak Yönetimi ile Türkiye arasında, ABD Birliklerinin Irak’ta sokaktan çekilmeleri (böyle bir şey olacaksa eğer!) halinde Türkiye’nin Kuzey Irak’a, bu bölgenin varlığının garantörü olma durumunun saptanması anlaşması, Türkiye’nin kendi Kürtleri’yle çarpışmasının anlamsızlığını da gündeme getirmiştir. ‘Kürdistan’ sözcüğü de, en yetkili ağızdan bu nedenle ve de sadece bir kez seslendirilmiştir. Anlaşma yapıldığı için. Garantörlük anlaşması.

‘Açılım’, bu konudaki taleplerin fiilen yürürlüğe girip de, yasal çerçevesinin çizilmesi ile hiç bir biçimde ilişkili olmayıp, bir tek varsayıma dayanmaktadır: Amerikan birliklerinin Irak sokaklarından, bu ülkedeki üslerine geri çekilecekleri düşünülmektedir. ABD Birliklerinin oysa ki değil sokaklardan çekilmek, sokaklara iyice yerleşmeye başladıklarının işaretleri ise her gün artmaktadır. Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari -Bize göre hiç bir önemi yok ama kendisi Kürt’tür- geçtiğimiz günlerde Irak Maliye ve Dışişleri Bakanlıkları’na yapılan ve 100’den fazla insanın yaşamını yitirdiği, 500 kadar insanın yaralandığı saldırıya, Irak Güvenlik Güçleri’nin onay verdiklerine yönelik kanıtların bulunduğunu öne sürmüştür. Bu, ne demektir? Irak’ta her gün düzenlenen bombalı, mayınlı saldırılarda 50-60 kişi yaşamını yitirmektedir. Bu saldırıları kimler düzenlemektedirler? Amerika Birleşik Devletleri’nin Irak’a demokrasi getirmek için geldiğini, bu bağlamda evliyalara yaraşır bir görev yürütmekte olduğunu yineleyenler bulunabilir. Bunlar, post-modern, ancak traji-komik birer figür olmaktan öteye gidemezler. ABD, Irak’a, bu ülkenin petrol ve gaz kaynaklarına el koymak, bölgeye iyice yerleşerek stratejik çıkarlarını sağlama alabilmek için gelmiştir. Şimdi de, Barack ‘Hüseyin’ Obama adlı bir Başkanları var diye, bu politikasından vazgeçecek değildir. Hele de Kuzey Irak’la ya da bu bölgeyle birlikte Türkiye’yle, Musul petrollerini paylaşacağını düşünmek, saflıkla bile açıklanamayacak bir hatadır. Açılım, Dağılım’ı varsaymaktadır. Irak dağılacak, Türkiye Kuzey Irak’ın varlığının garantörü olacak diye beklemek çılgınlıktır. Halkının, Türküyle, Kürdüyle ve saymaktan sıkıldığımız bir sürü ‘ayrım’larını da içine alacak biçimde kırılmasını politika diye uygulamaya çalışanların sözlerine inanmamak başka bir şey, bu kırılmayı önlemek için elden geleni yapmaya gayret etmek ayrı bir şey.

Saçılmaya gelince Bu, Neo-Osmanlılığın canlandırılması projesidir. Bölgenin küçük kent devletlerine dönüştürülmesi, Türkiye’yi bu coğrafyada elinde sopayla kabadayılık yapmaya yöneltmek, Türkiye’nin çözmeye gücünün yetmeyeceği sorunları da, havadan, bombalayarak ya da karadan mayınlar ve bombalı saldırılarla ‘hal’ etmektir. Neo-Osmanlı denince, Batı’nın aklına Osmanlı’nın Bizans’ın çürümüş yönetiminin yerine biraz daha ‘adil’ ve istikrarlı bir yönetim kurduğu ilk dönem gelmemektedir. Osmanlı Hanedanı’nın kendisinin bizatihi yoğun bir çürüme içine girdiği ve Sultan’ın, işgal kuvvetlerinin gemileriyle ülkesinden kaçarak ‘vatanseverlik’ yaptığı son dönemin, Churchill’in, David Fromkin’in ‘A Peace to end All Peace’ kitabında ayrıntılarıyla belirttiği üzere, 1919 yılında, Birinci Paylaşım Savaşı’nı bitiren anlaşmanın son bölümüne, Londra’dan Paris’e dört günlük bir yolculukla gidip, Osmanlı İmparatorluğu’nun parçalanmamasını, tüm olarak muhafaza edilmesini, Sultan’ın yanına verilecek emperyalist görevlilerle, dominyon haline getirilmiş mülkün, dört beş adet tank ve uçaklarla donatılmış üslerle ‘idare’ edilmesini önerdiği, parçalanması halinde ise en az 100 yıl süreyle bölgede istikrarın (Batı’nın çıkarlarının) sağlanamayacağını vurguladığı ‘Osmanlı İmparatorluğu’dur.

Şimdi bazılarınca özlenen Neo-Osmanlıcılık, budur. Amerikan yetkililerinin, “Aman, biz bu işe karışmıyoruz, ‘Açılım’ sadece Türk Yönetimi’nin işidir,” demesi, ‘Saçılım’ı sözüm ona gizlemek için kullanılan ‘terbiyeli’ söylemin gereğidir.

Saçılım, büyük katliamdır, halkların birbirine kırdırılmasıdır.

Sosyalistlerin, bu durum karşısında söyleyecekleri, bugüne dek söyledikleridir, soL’da söylenenlerdir, sosyalistlerin her zaman düşündükleridir. Sömürüye karşı olurken, hangi sosyalist, kime milliyetini, etnik kökenini, dini inancını, mezhebinin ne olduğunu, hangi tarikata mensup bulunduğunu, rengini, sormuştur? Emperyalist saldırılara karşı savaşım verilirken, hangi sosyalist halkların kökenini merak etmiştir? Faşizme --bürokratik ya da teokratik olsun- karşı çıkarken, hangi sosyalist yanındakine dönüp, senin kökenin nedir arkadaşım, mezhebin nedir, hangi tarikata mensupsun, ırkın nedir, milliyetin nedir, demiştir?

Kürtçe konuşmayı yasak eden kafa, aynı anda solun canına okumuştur, iki yüze yakın insanı asmıştır, kaç kişiyi yargısız infaz etmiştir, onbinlerce insanı işkenceden geçirmiştir, başta partiler olmak üzere kaç örgütü sendikayı kapatmış, analarının ak sütü gibi helal olan, kendi paralarıyla sahip oldukları kaç binaya, banka hesabına el koymuştur. O sol ki, kimseye nereli olduğunu sorma yanlışına düşmemiştir, şimdiki post-modern zavallıların söylemine kapılıp da emekçileri etnik kökenine göre ayırma tuzağına, doğaldır ki, düşmeyecektir. Sendika kuramayanın, istediği sendikaya üye olamayanın, desteklediği partinin çalışmalarını yürütebilmek için yaşamını ortaya koyanın, düşündüklerini ifade etmede büyük, özgürlüğünü kısıtlayıcı engellerle karşılaşanın, etnik kökeninin ne önemi olabilir?

Dünyayı yaratanlar, milyarlar sayıları binlerle ifade edilen küçücük bir asalak zümresine karşı, tek istekleri olduğunu, yarattıkları bu dünyada onurlu bir yaşam amaçladıklarını birlikte söyleyemedikçe, yukarıda sıraladığımız ayrımların tutsağı olmayı, köleliği kabullenmiş demektirler. Milliyetçilik milliyetçiliği şovenizm şovenizmi yükseltmektedir. Bu kısır döngü kırılıp, insanlar artı-değer denilen gasp düzenine karşı çıkanlar ya da çıkmayanlar diye ayrılıp, milyarlarca insan bir kaç bin hayduta karşı tavır almadıkça, kendileri olamayacaklardır, köle kalacaklardır.

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları