Selim Yalçıner
12 Haziran: Rejim Referandumu
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:20 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:20
Önümüzdeki 12 Haziran Seçimleri, iktidar tarafından bir rejim referandumu haline sokuldu.
Seçimlerde, yeni bir rejim oylanacak. İktidar partisi kazanırsa, politik bilimsel açıdan başkanlık sistemine, iktidar partisi söylemleriyle de saltanat’a geçilecek. Bu yöndeki anayasa çalışmalarının büyük ölçüde tamamlanmış olduğu, ilgili ağızlarca dile getiriliyor, onların yalancısıyız. İktidar partisinin yüzde 45’in üzerinde oy alacağında da bu konuda düşünce açıklayan profesyonel bir ekip görüş birliğinde. Demek ki, 13 Haziran 2011’den itibaren başkanlık sistemine giden yola girilmiş olacak.
Başkanlık sistemi, Türkiye’nin özgül ve gezegenin genel koşulları açılarından değerlendirilmek zorunda. Kapitalizmin krizi yeni ve korkulu duraklarla genişliyor. Kriz, yeni bir ya da bir kaç büyük karlılık alanı ortaya çıkıncaya, bu alanlarda kapitalistlerin neyi nasıl yapacaklarına ilişkin söylemleri oluşuncaya, dünya büyük ölçüde bu söylemlere ‘uyumlu’ hale getirilinceye kadar da sürecek. Bu sürece, başta metropol ülkeler oligarşileri olmak üzere tüm oligarşiler hazırlıklı girmeye çalışıyorlar. Kriz, oligarşiler için bir anlam, sömürülenler, ezilenler, baskı altında tutulanlar için başka bir anlam taşıyor. Oligarşiler için kriz süresince birbirlerinin sırtına basarak yukarda kalmaya çalışmanın yanı sıra yapılması gereken en önemli iş, statükonun devamı için aşağıdakileri bir şekilde baskılamaya devam etmek, bunun için gerekli tüm ‘önlem’leri almak. Çok sayıda örnekle söylediklerimizi kanıtlamak olası, ancak teröre karşı önlemleri anımsamak bile yeterli olabilir. Teröre karşı önlemler, istenildiği her zaman, sömürülen, şu ya da bu şekilde baskı altında tutulan milyarlara karşı kullanılabilir, kullanılıyor.
Başkanlık sistemi, iktidar partisi yandaşlarınca kulaklara fısıldanan adıyla saltanat, bu bağlamda, en çok Türkiye oligarşisinin krize dayanıklılığını artıracak bir önlem olarak, bağımlı olunan metropollere anlatılıyor, yapılanlara gerekçe gösteriliyor. Metropoller bu tasarıya ne derler, biz bilmeyiz. Ancak bu konuda bildiklerimizden hareketle, metropollerin, Amerika Birleşik Devletleri’nin ya da Avrupa’nın önde gelen ülkelerinin mevcut iktidara ciddi bir eleştirileri olmadığını kaydedebiliriz. Bu durumda, seçimlerden güçlenerek çıkmış bir iktidarın 2007-2011 arasında yaptıkları, ‘tadımlık’ olarak adlandırılabilirse, 2011’den sonraki ‘ziyafet’in şiddeti konusunda bir fikir sahibi olunabilir. Bu ‘ziyafet’i, “Biz almayalım, teşekkür ederiz,” diyerek geri çevirmekten başka çare var mı?
İşin ilginç yanı, Cumhuriyet Halk Partisi’nin de oligarşik tasarımlara herhangi bir itirazının bulunmaması, hatta CHP’nin giderek AKP’yi iktidara getiren söylemlere yakınlaşmaya çalışması. 1 milyon 700 bin aileyi derinden etkileyen sınav sahtekarlığı bile CHP’yi harekete geçirmeye yetmiyor sıradan açıklamalarla olayı geçiştirmeye çabalıyor ana muhalefet partisi.
İktidara aday olduğunu söyleyen bir partinin, mevcut iktidarın gelecekte ne yapacağının çok açık bir göstergesi olan sınav sahtekarlıkları –ve de tabii ki seçim hileleri- üzerine suskunluğa girmesi, rejim değişikliğini içine sindirdiğinin kanıtı değilse nedir?
Sınav sahtekarlıkları, iktidarın başındakileri bile ÖSYM açıklamalarına ‘ikna’ olmuş görünmekten uzaklaştırmaya ve sorumlulara karşı mesafe aldırtmaya başlamışken, giderek bu düzenbazlığın bir ‘kişi’nin –ki o kişi de şifre’yi kabul ediyor- ‘hata’sı olarak yorumlanmasına sıra gelmişken, CHP, iktidara aday olduğunu söyleyen bir parti olarak, nasıl yeri göğü birbirine katmaz, aklın alacağı iş olmaktan çıktı.
Seçim kampanyaları başladı 1 milyon 700 bin öğrencinin girdiği sınavda yandaşların kayırılması, ülkenin ilk olarak üç yerinde, Akkuyu, Sinop ve İğneada’da nükleer santraller kurulması için geri dönülmez adımlar atılmaya çalışılması, insanların birbirleriyle telefonda konuşamaz, internetten iletişim kuramaz hale getirilişleri, sokaklara dökülen işçilerin, öğrencilerin, çevrecilerin tepkileri, krizin ‘teğet geçmesi’ne karşın işsizliğin çığ gibi artması, Kürtler’e, Aleviler’e, kadınlara sorunları olan tüm kesimlere karşı büyük bir aldırmazlıkla davranılması, insanların muhalif oldukları için yıllarca süren tutukluluklara mahkum edilmesi, yayımlanmamış kitapların manuskriptlerini bulundurmanın suç sayılması, iktidara talip olduğunu söyleyen bir partinin, CHP’nin ağızlarından ses bulmuyor. Bu parti, saydıklarımızın dışında mutlaka unuttuğumuz bir dizi haksızlıkların, sorunların da bulunduğu bir ülkede seçime giden bir parti izlenimi vermiyor.
Vermiyor da, sorunlar bitiyor mu, hayır, tam tersine, artıyor. İnsanlar, oligarşik partileri bir yana itip, kendi sorunlarını kendileri dile getirmeye çalışıyorlar, bu amaçla sokaklara dökülüyorlar.
Bela, hiçbir zaman tek başına gelmiyor. Bu iktidarın değişmesi zorunluğu, iktidarın referandum haline soktuğu bir seçimle ülkenin rejimini değiştirmeye girişmesiyle at başı gidiyor.
Olağanüstü koşullar, hem Türkiye’yi hem de gezegeni zorluyor. Olağanüstü koşullara, ancak olağanüstü tasarımlarla karşı konulabilir. Türkiye’de bir yandan iktidar partisinin rejim değişikliği projesinin önlenmesi, diğer yandan da iktidara en yakın bulunduğu söylenen muhalefet partisinin, solundan zorlanması gerekiyor. CHP’nin, sağına değil soluna bakması, sol değerlere yaklaşması sağlanabilir mi, yanıt olumluysa bu nasıl yapılabilir?
Tüm diğer politik unsurlar gibi CHP de ancak kendi başına güçlenmekte olan bir sola dönüp bakabilir. 12 Eylül Referandumu’nda yüzde 42 –bilgisayar manipülasyonlarını ihmal edersek- “Hayır” dedi. Bu yüzde 42, hangi söylemlerle iktidarın *Evet”ine karşı koydu? Balık hafızalı olmaya gerek yok, solun söylemleriyle. Sol, sosyalistler, “Hayır”ın içini doldurdular. Hangi sosyalistler? Yıllardır her türlü zulme ve baskıya karşın verdikleri toplumsal yaşama mücadelesini başarıyla sürdüren onurlu insanlar. Sadece bu bile, CHP’nin sağına değil soluna kulak vermesinin önemini gösteriyor, ancak CHP Yönetimi, bir kaç dize dışında solla bağlantı kurmaktan uzak görünüyor. Politikada, doğruları söylemek yetmiyor, doğruları herkes yüz yüze konuşulduğunda kabul ediyor, ancak sokağa çıktığında başka şeyler yapıyor. Doğruları, olağanüstü koşulların zorunlu kıldığı olağanüstü yöntemlerle ifade etmek, böylelikle hem rejim değişikliğini meraklılarının kursağında bırakmak, hem de sömürü ve baskıyı ortadan kaldırabilmek için gerekli özgürlük, eşitlik ve adalet ortamının gelişmesine katkıda bulunmak zorunlu.
Zor görev, ancak sosyalistler ne zaman kolay görevlerle karşı karşıya kaldılar ki?