Ana içeriğe atla
  • soltv-logosoltv-light-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • soltv-logosoltv-dark-logo
  • gelenek-logo

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Selim Yalçıner

12 Eylül, 12 Eylül'ü Tamamlattı

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:13 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:13

Halkoylaması, 12 Eylül 1980 Darbesi'ni tamamlattı. Kenan Evren'in o sınırsız gücüyle bile gerçekleştiremediği, askeri mahkemeler üzerindeki etkisiyle sınırlı tutmayı tercih ettiği –dönemin koşulları bunu yeterli kılıyordu denebilir- yargı darbesini, yargıyı ele geçirme operasyonunu tamamlayabilmek, Recep Tayyip Erdoğan'a 'nasip' oldu. Artık ülkede yürütmenin başındaki kişi, mutlak egemen. Seçmenin yüzde 58'i, (bu 58 sayısına geri döneceğiz) böyle uygun gördü, artık ne gerekçeyle evet oyu vermiş olursa olsun, otoriter bir yönetime giden tüm kapıları bu tercihle, açmış oldu. Yürütmenin, Başbakan'ın, bu kapıdan geçmeyeceğini, demokrasi anlayışının buna izin vermeyeceğini düşünmek için, yüzde 58'inkinden çok daha düşük bir naifliğe yaklaşmak gerekir ki, bunu yapmamız için bir neden yok. Türkiye'de yasama, yürütme ve yargı erkleri, yürütmede toplanmış durumdadır. Yürütme de hiç kuşku yok ki, bu yetkilerini sonuna kadar kullanacaktır. Bu kullanım sadece kendi görüşünü benimsemiş yargıç ve savcıların atamalarında ve Anayasa Mahkemesi'nin, halk karşıtı yasaların denetiminde başvurulacak bir yüksek mahkeme olarak görülmesinden vazgeçilmesinde kendini göstermeyecek yurttaşların günlük yaşamlarını ilgilendiren çok daha pratik sorunlarda bile yargının dönüşmesini ve yargıya gidilmesinin yararsızlığını getirecektir. İşçi haklarından tutun, arsa spekülasyonlarına, yağmalara, özelleştirmelere kadar yaşamın bir dizi alanında yargı, yürütmenin dediğini yapacaktır. Bu, bugünden yarına olacaktır. 12 Eylül 1980 Darbesi'ni yapanlar, her ne kadar 'yetmez ama evet' diyenler tarafından da yapılan ve vicdani sıkıntı patlamalarından kaynaklanan suç duyurularıyla biraz kederlenseler de, uzun vadede, 'icraat'larına memnun olan okyanus ötesi-transatlantik kaynaklı birilerinin memnuniyet nedenlerinin tümüyle yaşama geçirilmesinden 'haklı bir gurur' duymaktadırlar. Neoliberal politikaların bu ülkede tümüyle uygulanabilmesi, piyasacı bağımlı gericiliğin istediği her şeyi rahatlıkla yapabilmesi artık mümkündür. Bu, iki ucu 'keskin' bir kılıçtır, çünkü artık yürütmenin, herhangi bir okyanus ötesi ya da Avrupa kaynaklı talebi yerine getirmemek için öne sürebileceği hiçbir gerekçe kalmamıştır. ABD'nin ve AB'nin, halkoylaması sonuçlarına sevinmesi, bu açıdan da değerlendirilmelidir. Bir talebi neden yerine getiremediklerini artık bir takım gerekçelerle açıklayamazlar. Yürütmenin sırtı, duvara dayanmıştır. Şu anda bize karşı değil, yelkenlerini doldurup onu bu konuma getirenlere karşı. Bu durum, sosyalistler için toplumsallaşma fırsatı sunmaktadır. Halkoylaması sürecindeki bir başka gelişme, sosyalistleri doğrudan ilgilendirmektedir, o da, bu süreçte söylenenlerin, tümüyle, sol bağlamlı olmasıdır. Halkoylaması sürecinde, haksız yere idam edilen solcu gençler için gözyaşları dökülmüş, Nazım'dan dizeler okunmuş, darbecilik yerden yere vurulmuştur. Demokrasi denmiştir, insan haklarından söz edilmiştir, özgürlükler yere göğe sığdırılamamıştır.

Solun, haklı olarak, halk oylamasından evet sonucu çıkması halinde güçler ayrılığının darbe yiyeceği ve otokrasiye geçileceği yolundaki kaygıları, egemen söylemi etkilememiştir. Ama egemen söylem, sol olmaya devam etmiştir. Sol, kendi söylemlerinin, bu söylemleri hiçbir biçimde ağızlarına almaya hakkı olmayanlar tarafından dile getirilmesine ciddi bir itirazda bulunamamış, medya aracılığıyla görmezden gelinme cezasına çarptırılmıştır. Bu cezanın sona erdirilmesi için yapılacaklar vardır ve yapılması gerekir. Sol, kendi entelektüel birikiminin, çektiği acıların, büyük sıkıntılarla sağladığı deneyimlerin, piyasacı bağımlı gericiliğin ağzında sakız olup çiğnenmesine, sonra da tükürülüp sokağa atılmasına izin vermemelidir.

Hazin olan, yıllarca, onyıllarca öldürülen, işkence gören, sakat kalan, ezilen horlanan sömürülen insanların, en küçük bir medya olanağı bulabildiklerinde sergiledikleri acınası sevinçtir insan yerine konulduklarını sanıp mutluluk belirtileri göstermeleridir. Aynı hüzün, kimliklerinin inkar edildiğinden yakınanların, isimleri her geçtiğinde gösterdikleri memnuniyetle de yaşanmaktadır. Bu acınası durum, kuşkusuz ülkenin ne kadar baskıcı ve berbat bir tarih –yüzyıllara ulaşan- yaşamasından da kaynaklanmaktadır, ancak yaşamını hiçe sayacak denli kararlılık gösterebilenlerin, en küçük bir hediye-televizyon ekranlarına çıkarılma- karşısında kararlılıklarının neredeyse tümünü geride bırakmalarını ve piyasacı bağımlı gericiliği desteklemelerini açıklamaya yetmemektedir. Bu, sınıf bilincinin eksikliğinden kaynaklanmaktadır, bize düşen görevin büyüklüğünü ve önemini göstermektedir. Türkiye'nin Türk ve Kürt halkları, ülkenin tüm emekçileri, insanları, solun toplumsallaşmasıyla insan onuruna yaraşır bir yaşam kurabilir, piyasacı bağımlı gericiliğe birlikte direnerek varlıklarını sürdürebilirler. Bunu, her türlü yolla anlatmaya devam etme göreviyle karşı karşıyayız. Toplumsallaşma, önce kendi en yakın çevremizle birlikte gelişmemizi zorunlu kılar, unutmamalıyız.

Yüzde 58'e gelince: Akla bir soru geliyor, oldukça basit bir soru. 2007 seçiminin bir-iki hafta öncesine kadar kamuoyu yoklamaları, AKP'nin oylarının yüzde 29-31 arasında seyrettiğini gösteriyordu. Seçimler yapıldı, AKP yüzde 46.7 oy aldı. Bunda, dönemin Genel Kurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın Genel Kurmay'ın internet sitesine yerleştirdiği ateş saçan /hediye bildirinin yüzde on payı olsa, geri kalan yüzde 6-8 nereden kaynaklanmaktadır? Son yerel seçimlerde, AKP'nin İstanbul ve Ankara belediye başkanlıklarını açık ara kaybetmiş olduğu görülüyordu, her iki kentteki bir buçuk saatlik elektrik kesilmelerinin ardından televizyon ekranlarına yansıyan oy oranları, nasıl AKP lehine gene yüzde 6-8'lik bir fark sunabiliyordu? Halkoylamasına bir kaç gün kala, bir dizi kamuoyu araştırma kuruluşunun tahminleri, evetlerle hayırlar arasında, kimi zaman birinin lehine, Başbakan'ın zaman zaman yüzünü astıran yüzde 49-51'lik bir orana işaret ediyordu, sonuçta evetler lehine yüzde 6-8'lik bir fark çıktı, bunun açıklaması nedir? Türkiye'deki kamuoyu araştırma şirketlerinin, başka konularda doğruya çok yakın tahminler yaptıran becerileri, neden andığımız seçimlerde yüzde 6-8'lik bir hata payıyla sarsılmaktadır? Bu konudaki sorulara devam edelim: Al Gore, neden çok çok tartışmalı Florida seçim sonuçlarını kabul ettiğini, resmi duyurudan da önce, acilen açıklamıştır, neden Kemal Kılıçdaroğlu halkoylaması sonuçlarını kabul ettiğini ve halkın kararına saygı duyduğunu ilk sözlerinin arasına, hem de vurgulayarak sıkıştırmıştır? Halkın, seçmenin diyelim, kaybedenden böyle bir talebi olduğunu varsayabilmek için geçerli ne gibi nedenler bulunmaktadır? Yoksa, acilen yanıt bekleyen bir başka güç mü sözkonusudur da, ona, 'Tamam, anlaşıldı, sorun yok, artık bir sonraki sefere bakarız' mı denmektedir? Okyanus ötesine teşekkürler, sadece Pennsylvania hedefli midir?

Dediğimiz gibi, bu sorular, çok anlaşılabilir –ayın durumu, gezegenlerin konstelasyonu, ramazan bayramı, basket milli takımımızın başarıları gibi- gerekçelerle de yanıtlanabilir belki, ancak bilemedik, sorduk, bizim de arada naif olma –zaten öyle değilsek!- hakkımız yok mu?

Toplumsallaşmaya ilişkin de nacizane bir kaç söz söylersek: Sadece Türkiye Komünist Partisi'ne ülkede 100 bin (artacağını umduğumuz) dolayında bir oy çıkmaktadır. Bu sayı, ÖDP, EMEP ve Halkevleri ile diğer sosyalist örgütleri de eklediğimizde, inşaatçılıkla ilgili beklentilerle siyasi partiler için çalışan tüm 'partici'lerin toplamından ciddi bir katsayı oranında fazladır. Niteliği inşaatçılarla kıyaslanmayacak kadar yüksek olan bu onurlu insanların en önce kendi en yakın çevresinden başlayarak sabırla –bunun ne kadar sıkıcı, bıktırıcı ve üzücü olduğunun bilincindeyiz- toplumsallaşmaya yönelmesi, kuşkusuz büyük bir toplumsallaşmanın başlangıcı, solun kendi değerlerine sahip çıkması ve topluma bunu kabul ettirmeye yönelmesinin ilk adımı olabilir. Böylelikle, değerlerimize piyasacı bağımlı gericiliğin sahip çıkmasını da önlemiş oluruz. Demiştik, naif olmaya bizim de hakkımız var!

Söylemimiz gündemde, biz gündem dışıyız. Gündeme girmek için kendimizi zorlamamız gerektiğini ekleyerek naifliğimizi sürdürelim, bu yazı da naiflik yazısı olsun! Yaşam yarın sona ermeyecek ancak bu gidişle gezegende ekmek ve su bulamayacağımız günler o kadar da uzakta değil, kapitalist uygarlığın tümümüzü hızla felakete götürdüğü açık, hiç olmazsa yaşadığımız coğrafyada (başka gezegenlere sıra bize gelirse seve seve gideriz de, önce Dünya'ya en yakın menzile sahip olan Ay'a insan ayağı bastığına bir inandırsınlar bizi, ikinci bir grup uzay insanının neden Ay'a bir daha gönderilemediğini açıklasınlar bize, gerisine sonra bakarız, teknolojik gelişmeleri elimizden geldiğince ve ortalamanın çok uzerinde olduğuna naçizane inandığımız bir dikkatle izleriz) çöküşü engellemek için elimizden geleni yapalım. Bu işler böyle gitmiyor, gitmeyecek, anlatalım. Dertlerini doğrudan anlatamayanlar, Kaan Arslanoğlu'a kulak verelim, sıkıntılarımızı –eğer ilgimiz varsa- sanat yoluyla anlatmayı deneyelim, bunun için sanatın ne olduğunu öğrenmeye –en iyisini yapmaya gayret ederek- çalışalım. Bu konuyu önümüzdeki dönemde elimizden geldiğince irdelemeye devam edeceğiz.

Sakin olalım, korkmayalım. Tarih okumalarıyla kendimizi güçlendirelim, en güçlülerin, en korkulanların, en uğursuzların yaşam tarafından ne hale getirildiğini anımsayalım. Elimizden gelenin en iyisini yapalım, daha iyisini arayalım. Çünkü bunu hem yapabiliriz, hem de böyle davranmaya kapitalizmin kepazeliği nedeniyle, zorunluyuz. Şimdiden soldan başka bir şey görmez oldu gözleri, biliyorlar bu soytarılığı/felaketi ancak solun durdurup yeni bir yaşam kurabileceğini, gezegeni çok daha uzun bir süre ve çok daha fazla insan için yaşanır kılabileceğini.

Selim Yalçıner 'ın Son Yazıları