Renan Bilek
Şükür!
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:06 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:06
Kendilerine verdikleri “Hizmet Hareketi” adı, artık aleni bir şekilde dillendirilen Gülen Cemaati ile AKP arasındaki düello bütün hızıyla devam ederken, yakın çevrem dahil birçok kişinin gelişmeleri hayretle karşılaması, beni daha çok hayrete düşürüyor ne yalan söyleyeyim.
Bildiğiniz üzere köşe yazıları, sayfa düzeni ve matbaaya yetişmesi için, belli bir süre önceden teslim edilir görevlilere. Bu yazı yazıldığında, kimi bakanları, banka yöneticileri ve işadamlarını, belediye başkanlarını ve bunların birinci derece yakın akrabalarını kapsayan yolsuzluk operasyonu gündeme damgasını yeni vurmuştu. Bir gün öncesinde de eski milli futbolcu, yeni futbol eleştirmeni ve Milletvekili Hakan Şükür’ün AKP’den istifası fırtına gibi esmişti medyada.
Aslında, Cemaat-AKP düellosunun, pik noktalarıdır bunlar. Kütahya Milletvekili İdris Bal’ın, disiplin kuruluna sevk edilmesinin ardından, kararı beklemeden istifa etmesiyle başlayan süreç, gündelik hayatta yeterince ses getirmediğinden yükseltilmiştir ivme kanımca. İstifalar devam eder mi? Operasyonlar somut bir sonuca varır mı? Bilinmez. Asıl soru bence şu olmalıdır: Önemli mi? Cevap: Değil. Neden?
Bu soruşturmalar ve gözaltılar, bir düellonun “her yol mübahtır” şiarıyla, sürekli altını çizdiğimiz şekilde, delilsiz ve dayanaksız bir şekilde yapılıyorsa, memleketteki hukuksuzluğa bir darbe daha vuruluyor demektir. Hukukun, ayaklar altına alınması nedeniyle bir kez daha üzülmemiz gerekir aslında.
Yok eğer bütün bunların sonucunda, hemen herkesin iddia ettiği, dillendirdiği ancak bir türlü delillere ulaşamadığı ve/veya çıkarları nedeniyle bir şey yap(a)madığı suçlar çıkarsa, o zaman da “madem bu kadar aşikardı her şey, bu kadar çabuk ve net ulaşılıyordu da, neden şimdiye dek bir şey yapmadınız? Neyi bekliyordunuz” diye, aslında yanıtını bildiğimiz bir soru nedeniyle memleket için üzülmemiz gerekmiyor mu?
Cemaat ve AKP düellosundan medet umarak, ülkedeki kirli çamaşırların ortaya döküleceğini, güzel gelişmeler olacağını düşünerek şükredenlere sorulması gereken soru kanımca şu olmalıdır:
Birileri çıkıp da “Durun! Siz kardeşsiniz” dediğinde ve düellocular öpüşüp barıştığında, memlekette nasıl bir tablo göreceğinizi düşünüyorsunuz?
AKP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Ali Şahin’in, Hakan Şükür’ün basına yansıyan istifa gerekçesinden sonra kurduğu cümleler, aslında günümüzde katlanmak zorunda kaldığımız bu kirli ve sefil siyasetin ve aynı zamanda da, istenen insan modelinin en net tanımı değil mi?:
“(...)Siyasette bir siyasi partiye üye olursanız, o siyasi partinin yetkili kurullarına, genel başkanının talimatlarına göre hareket ederseniz, başarılı olursunuz. Yoksa gönül bağınız olan bir takım yerlerle irtibatı devam ettirirseniz, siyasette başarılı olmanız mümkün değildir. Buna da saygı duyuyorum. İfade ettiğim gibi, Hakan kardeşimizi sevmeye devam edeceğiz. Kendi takdiridir, takdirin ötesinde kendisinden böyle bir ricada bulunulduğu anlaşılıyor(...)”
Mehmet Ali Şahin, Hakan kardeşlerini sevmeye devam edeceklerinin altını çizdiği konuşmasında, siyasette başarılı olma yolunun, yetkili kurullardan ve genel başkanın talimatlarından geçtiğini söylüyor. Yani başarı, söz dinlediğiniz ölçüde aldığınız takdir ve unvanlardır demek istiyor açıkça. Yani “başkana biat et, başka yerlere değil” diyor başarının anahtarı olarak. Ve ekliyor: “Aslında işin özeti ‘Bana emrettiler ben Ak Parti’ye geldim, şimdi emrettiler ayrıldım’ demektir.”
E peki sormazlar mı insana, “arkadaş, siz partinizin milletvekili adaylarını emirle, ricayla, gönül bağına hürmetle ya da ‘hizmet’e duyduğu sevgiyle mi belirliyorsunuz” diye?
“Tanrı’nın bizi, var olan durumun daha beterinden koruması” isteğine dayalı din referanslı “şükür” müessesesi, aslında toplumları atalete ve tepkisizliğe iten, fertleri de birey olmaktan uzaklaştırıp, kadere dayalı bir kabule mahrum bırakan tehlikeli bir müessesedir kanımca.
Şükür müessesesi, en azından -ya da hiç olmazsa- elinizdekileri kaybetmemek için var olan durumun devamına yönelik bir temennidir. Bununla beraber, bu şartları oluşturan unsurlara bilerek ya da bilmeyerek -ama kesinlikle isteyerek- bir dayanma arzusudur. Bu dayanma arzusu kimi zaman şartlara katlanmak için sabır, kimi zamansa çıkar için sırt dayama şeklinde olabilir. Her ne şekilde olursa olsun, birey olma bilinciyle hesap sorma ve hak arama hakkından mahrum eder insanı.
Yaşadığımız bu çekilmez hayatın dayanağı olan şükür, biat ve çıkar kavramları reddedilmeden, ne adalet temizlenir, ne siyaset ne de memleket.