Renan Bilek
Sorular doğruysa..
Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 00:59 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 00:59
“Dudaklarımı kanatırcasına ısırıyorum günlerdir
Bir gök gürlese bari diyorum bir sağanak patlasa
Bitse bu kirli ve yapışkan sessizlik, hiç gitmesem
Oysa ne kadar sakin sokaklar, bu kent ve bütün yeryüzü
İpince bir su gibi sızıyorum gecenin tenha göğüne
Sessizce çıkıp gidiyorum şimdi, sessiz ve kimliksiz
Belki yine gelirim, sesime ses veren olursa bir gün...”
Ahmet Telli, 1984 yılında ilk basımı yapılan “Belki Yine Gelirim” kitabına adını veren şiirinde, böyle demişti. Belki yine gelirim.. Sesime ses veren olursa..
Nisan ayı gibiydi. 26 yaşındaki güzel beyinli, güzel yürekli, yetenekli ve donanımlı bir oyuncu arkadaşımla sohbet ediyordum. Bana bu ülkeden çekip gitmekten bahsetti. “Niye?” diye sordum. “Burada yaşanmaz ağabey.. Baksana padişahlık var neredeyse” diye yanıtladı. “Nereye?” diye sordum. “Kanada” dedi. “Yani vatandaşlık alacağın gün, Kraliçe’ye bağlılığını sunup, bunun üzerine yemin edeceğin bir ülkeye” dedim. Gülümsedi. “Ne yapayım peki?” diye sordu. “Mücadele et.. Zeki adamsın.. Birikimli, yetenekli adamsın.. Üret.. Yaz, çiz, oyna, çek, yap bir şeyler.. Ama anlat.. Dök karın ağrılarını.. Sorular sor ve sorular sordur insanlara yaşama dair” dedim. “Umudum yok!” diye yanıt verdi. “İnsanın olduğu yerde umut tükenmez, sen yalnız olduğunu mu sanıyorsun?” dedim, gülümsedi.
İki hafta önce gördüğümde, yüzünde güller açıyordu. “Memleket sanki bir güzelleşti mi usta nedir?” diye sohbetimizi anımsattı bana.
Geçtiğimiz günlerde, çok sevip değer verdiğim, 80’ine merdiven dayamış, görmüş, geçirmiş, hayatı sanat ve mücadeleyle geçmiş dünya tatlısı bir oyuncu-müzisyen ustayla sohbet ediyordum. “60’ı, 72’yi, 80’i yaşadım, acıyı ve baskıyı gördüm ama bu kadar umutsuz olmamıştım hayatımda. Zaten yaşlandım da. Kabuğuma çekilmiş zaman geçiriyordum işte. Ama şimdi, sanki yeniden bir umut doğdu içimde. Şerefini, haysiyetini satmayan, onurlu ve sorular soran insanlar varmış hala bunu gördüm. Mutluyum. Mutlu ve umutlu” dedi. Gülümsedim.
Ama son bir ay içinde yaşadığım en keyif verici sohbet, dünya görüşü olarak taban tabana zıt olduğumuz bilinen, baba tarafından neredeyse memleketlim çıkan bir ağabeyimle yaşadığımdı. Vali’nin musluk reklamı gibi aç-kapa yaptığı park rezaleti üzerine konuşurken, eskiden MHP’ye oy verip, son dönemde AKP’yi doğru bulan bu ağabey “açmadılar mı yahu parkı insanlara?” diye sordu. “Açtılar..” dedim. “Sonra niye kapattılar?” diye sordu. “İnsanlar hep beraber parka girmeye kalktıkları için.. Üstelik açılmış parka girenleri de dışarı çıkararak” diye yanıt verdim. “İnsanlar tek tek gitmek zorunda mı parka? Turnike mi koyacaklar? Olur mu böyle saçma şey?” dedi. “Ben de aynı soruyu onlara soruyorum. Bu sorunun muhatabı ben değilim ki muhterem, onlara sor” dedim. Bir durdu.. Düşündü.. Yılların verdiği düşünce sistemi alışkanlığıyla, “O parka girmek isteyenler yapmıştır mutlaka bir şeyler.. Yoksa olmaz öyle şey..” dedi.
Gülümsedim.. Hiç öykünmedim.. Gocunmadım.. Önce o anın video ve fotoğraflarını izlettim, gösterdim. Sonra bütün süreci anlatıp, olabildiğince görüntülerle belgeleyerek anlatmaya çalıştım. Her sorusuna, sabırla ve kestirmeye dalmadan yanıtlar vermeye çalıştım. Bir saatten biraz fazla sürdü sanırım sohbetimiz. Sonunda bir kısa sessizlik oldu. dalgın bakışlarını gözlerime dikip, “sen şimdi benim ezberimi bozdun ama..” dedi. Gülümsedim.
Lenin, başlangıçta kendisinin de bulunduğu İskra (Kıvılcım) dergisinin öneminden bahsederken, “Yalın bir dil olmadan, üretenlerin anlamayacağı bir söylemle devrim mümkün değildir” demişti. Sabırla, en yalın şekilde, yine ve yeniden, defalarca anlatmak zorundayız doğru sorular sorulsun ve sesimize ses verilsin diye. Ne güzel demiş aynı şiirde Ahmet Telli:
“Hangi duvar yıkılmaz sorular doğruysa
Bir gün gelirsek hangi kent güzelleşmez
Şiirlerim bir dostun vurulduğu yerde yakıldı
Geri almıyorum külleri yangınlar çıksın diye
Devriyeler çıkart şimdi, bütün ışıklarını söndür
Sorduğum hiçbir soruyu geri almıyorum ey sokak
Ve dilimin ucunda küfre dönüyor her sözcük.”