Ana içeriğe atla

Home

soL Haber'de reklam yok, sadece haber var. Bunu birlikte sürdürüyoruz. Abone olarak desteğinizi gösterin.

Yükleniyor...

Renan Bilek

Had meselesi

Yayın Tarihi: 08.05.2021 , 01:08 Güncelleme Tarihi: 08.05.2021 , 01:08

Bu ülkede bir “hak” ve “had” meselesi olduğunu gerekli ortamlarda defalarca ifade etmiş biri olarak son zamanlarda, memleketi idare etmeye çalışanlarla aynı cümleyi kuruyor olmaktan ziyadesiyle rahatsızım.

Eğer kavramların içeriği doğru bir şekilde doldurulmaz, referanslar doğru bir şekilde konmazsa, aynı şeyi söylüyor gibi görünenler, aslında, birbirlerinin tam tersi şeyleri söylüyor olabilirler. Devleti yönetmeye çalışanlarla benim aramdaki ilişki, bu noktada, işte tam da bu şekildedir.

Benim genel eleştirim, maalesef ülkemizde, hakkını aramakla uğraşmayan ve/veya haddini bilmeyen insanların çokluğu yönündedir. Bu coğrafyanın çoğunluğu, birbirleriyle olan ilişkilerinde, yeri geldiğinde en nobran, en baskın tavrı gösterebilir olmalarına karşın, söz konusu, halk arasındaki deyimiyle “devlet kapısı” olduğunda, ağırlıklı bir çekingenlik ortaya çıkar.

Kişinin, bireyin, yurttaşın zaten hakkı olan şey ve/veya durumun peşinden gitmeme nedeniyse kimi zaman bilgisizlikle istememesi, kimi zaman boş vermişlikle takip etmemesi, kimi zaman da korkaklıkla sahip çıkmamasından başka bir şey değildir aslında.

Bu bir eleştiri değil, sadece bir tespittir. Zira bu coğrafyada, bu bilgisizliğin de, boşvermişliğin de, korkaklığın da çok somut, çok gerçekçi nedenleri vardır. Ve bu nedenler de öyle yabana atılacak cinsten değildir.

“Had” meselesiyse başka bir sorun. Bu sorunun kökenlerinin, “yılların ezikliği”ne dayandırılması akıl dışı olmayacaktır. Mümkündür. Ama ortaya çıkış zemini, hiç şüphesiz ’80 sonrasının neoliberal dönemidir. Bireyin, toplumsallıktan koparılıp olabildiğince abartıldığı, erdem ve onur gibi kavramların, -nasıl kazanıldığı önemli bile olmayan- paranın saltanatına kurban edildiği bir dönem sonrasında hakkaniyet, liyakat ve uzmanlık gibi kavramlar, sulandırılmışlıktan nasibini almıştır.

Kahvede, berberde, dükkan önündeki sohbetlerde, zaten herkesin filozof, artist, teknik direktör ya da diktatör olma potansiyeli taşıdığı bir coğrafyada, bilgili olmanın yerine malumatfuruş olmanın yeterliliği, hatta değer kazanması, kaçınılmaz bir sondur aslında.

Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler misali. Devleti yönetme çabası içinde olanların, kendileri ya da kendi işlerine yarayan kişilerden başka kimsenin hakkıyla ve hak arayışıyla ilgileri olmadığına dair bir açıklamaya girmeyeceğim, merak etmeyin. Bu kadar aleni bir şeyi anlatmakla vaktinizi çalmak niyetinde değilim.

Ama ilk olarak başbakanla başlayan “had” zırvalığı, artık yukarıdan aşağıya inen bir piramit gibi, diğer yöneticilerin de ağızlarına yerli yersiz sakız olmaya başladı. Son olaylardaki iki örnekten biri, Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu’nun, “yolsuzluk operasyonu”yla ilgili komik çırpınışı. Katıldığı bir toplantıda, hâlâ memleket üzerine oyunlar olduğundan dem vuran bakan, ayakkabı kutularında çıkan paralarla ilgili olarak “(...) O kişiyi yargılamaya kimsenin itirazı yok. Ama Halk Bankası’nın itibarını düşürme hakkı da, kimsenin hakkı da değil, haddi de değil” buyurmuş. Cümlenin Türkçe açısından sefaleti bir yana, adama sormazlar mı “hangi itibar” diye? Ya da “Genel Müdürü’nün adının bir yolsuzluğa karıştığı bankada neden genel bir soruşturma açılmamıştır?” diye. Hatta belki de “Bakan Bey, sen yolsuzlukları aklamaya, bankanın şerefini kurtarmaya çalışacağına işinle ilgilenip, sağlıkla ilgili sorunlara odaklansana!” diye mesela, sormazlar mı? Burada haddini aşan kim şimdi? Halk Bankası’ndan soğuyup, tepki gösterenler mi, yoksa bu rezilliklerin sorumlusu olan ve hâlâ hiçbir şey yokmuş gibi demeçler veren yüzsüz yöneticiler mi? Çok daha önemli olan diğer örnekse, AKP Sözcüsü Hüseyin Çelik’in, Suriye’ye silah sevkıyatı yapıldığı iddiasıyla durdurulup aranmak istenen MİT’e ait tırlara ilişkin tepkisidir. Tırlarda silah olduğu iddiasını yalanlamayan Çelik, ihbar nedeniyle arama yapmak isteyen Savcı için “Bana göre bu haddini bilmezliktir” diyebilmiştir. Aslında bana göre de aslında tam da bu cümle, “haddini bilmezlik”tir. Zira iddia şudur ki, sadece başbakana hesap vermekle yükümlü kılınan MİT, bu tırlarla Suriye’deki muhaliflere silah sevkiyatı yapmaktadır. Bu iddia doğruysa, TBMM’den bu şekilde çıkmış bir karar yokken, sadece Başbakan’ın emri ve bilgisiyle, ülkenin istihbarat biriminin yaptığı bu sevkıyat, yasadışıdır, suçtur ve sorumlusu Başbakan’dır. Bu padişah yetkisiyle yapılan yasadışı iş de açıkça bir vatan hainliğidir. Zira bu şartlarda, ülkenin Başbakan’ı, Millet Meclisi’ni devreden çıkartarak açık bir savaş taraftarlığı yapmaktadır.

AKP Sözcüsü’ne sözümüz, başta başbakanları olmak üzere, onların “hadsizlik” diye tanımladığı her şeyin, bu ülke yurttaşlarının, bu halkın hak arayışı olduğudur. Ve günü geldiğinde de kimin haddini aştığı, tarihe bütün açıklığıyla neşrolacaktır!

Renan Bilek 'ın Son Yazıları