Savaş partisi Yeşiller'in aslı

13/01/2020 Pazartesi
Savaş partisi Yeşiller'in aslı

Yeşiller Partisi, Federal Almanya'da 40'ıncı kuruluş yılını kutladı. Bu arada önceki günlerde Viyana'da Hıristiyan demokratların (ÖVP) hükümet ortağı da oldular. Kısa bir süre sonra benzer bir tablonun, yani Hıristiyan demokratlarla Yeşiller'in hükümet kurma pratiğinin Berlin'de de ortaya çıkacağı söylenebilir. Söylenebilir ne kelime, ilk hükümetin bir Hıristiyan Demokrat-Yeşiller hükümeti olacağına birçok çevrede kesin gözüyle bakılıyor. Hatta Yeşiller'in sandıktan birinci parti çıkarak başbakanlığı da alacağı düşünülüyor...

Yeşiller hak ettiği yerde, tamam da, biz bunları nereye koyacağız?

Kimlerle akraba veya kimlerin meşru çocuğu bu yeşil gerici güruh? Gökten zembille mi indiler? Hiç hesapta yokken, birdenbire mi zuhur ettiler?

Yoktan var olduklarını kimse iddia edemez. Sosyalist tehdide güncel bir yanıt bu. Tarihsel kökleri de bizlere yabancı değil. Sosyal demokrasinin antikomünist savaş cephesinden doğmuş, Soğuk Savaş içinde 1989 restorasyonunu mümkün kılmış ve bağımsızlaşmış bir manga, büyüdü ve sosyal demokrasiyi gömmeye hazırlanıyor şimdilerde. Aslında onu yeniden doğuruyor.

Gerçekten de, antikomünist cephenin on yıllarca başat aktörü saymamız gereken klasik sosyal demokrasinin, hadi diyelim Almanya'daki SPD'nin, onu “aşan” bir versiyonu karşısındayız. Bir savaş partisi bu. Yani SPD'nin Ağustos 1914'te savaş kredilerini onaylayarak emperyalist burjuvazinin savaş partisi olmasına bir itirazı yok bu nevzuhur “yeşil” gericilerin; olmaması da gerekir, eğer bu tarihi aralarında bilen falan varsa...

Yeşiller, antikomünizmin en liyakatli savaş partisi olduğunu 1989'dan itibaren kanıtlamış bir parti. Bundan böyle klasik sağla arasında bir fark kalmadığını, daha doğrusu yeni sağı kendisine göre tıraşlayabildiğini (ve tersi) krizde koalisyonlar kurarak da kanıtlayacak; görünen o.

Neden?

Krizdeki Avrupa metropollerini bundan böyle taşısa taşısa sosyal demokrasinin en çevreci-liberal-demokrat versiyonu olan Yeşiller taşır da, ondan. Demek, kitleleri artık ancak bu çevreler, yani sosyalizmin her çeşidinden nefret eden, maskeli veya resmen yeşile boyalı utangaç sosyal demokratları zaptedebilecek. Liberalizmde oyun biter mi?

Fakat, sorun bu da değil.

Böylesi saptamaların pek bir önemi yok. Yani bilinen sosyal demokrasiyi olsun, onun “yeşil parti”, “halkın demokrat partisi” veya “sol parti” türünden dallarını olsun, “Siz sosyal demokratsınız, hiç değilse gerçek sosyal demokrat olun”ya da “Sosyalizme düşmansınız” falan diye damgalamak, cahil çaresizliğine karşılık gelir.

Anakronik talihsizlikler yaşamayalım. 1970'lerde, Mehmet Ali Aybar, leninist parti modelini reddeden kitapçıklar çıkartırdı, marksizmi ve 1917'yi, hele hele Ne Yapmalı'yı hiç anlamadığını anlardık. Sonranın bütün tövbekârları/dönekleri, 70'lerin düşük yoğunluklu iç savaş ortamında hazrete “Vay sen leninist partiye karşısın” diye “çemkirir” ve böyle “eleştirirdi”. O dönem, şimdi Türkiye'nin tek geleceğinin sosyalizmde olduğunu ileri süren ve bu sorumluluğu taşıyan geleneğimiz dışında, kimse doğru dürüst bir yanıt veremedi. Mehmet Ali Aybar'ın gürbüz çocuğu ve azgın karşı devrimci Birikim, o açılan yolu “Yetmez ama evet”lere, “Kandırıldık”lara kadar geliştirdi. Neden “Ne Yapmalıcılar” arasında sayılmamız gerektiğini, jakobenizmin yeni dönemdeki anlamını ise bizim yol arkadaşlarımız kitaplara döktü. Neyse...

Mehmet Ali Aybar veya sonraki antikomünist her sektörün, eşitsiz gelişme yasasını (hadi bileşik demeyelim şimdilik) hiç anlamadığını, KP'lerin iktidar mücadelesine jakoben geleneğin neden entegre edilmesi gerektiğini hiç kavramadığını, bugün söylemek de bir anlam taşımıyor. Başka bir şey var.

HER RENK SOSYAL DEMOKRASİ: ANTİKOMÜNİZMİN KRİZ İLACI

Bazı sonuçlarını Kemal Okuyan'ın yeni kitabından da (“Devrimin Gölgesinde: Berlin, Varşova, Ankara 1920”) izlemek, irdelemek mümkün. Bolşevizm sosyal demokrasiye bir tepki olarak doğdu. Sosyal demokrasi, sosyalist iktidar tehdidine karşı krizdeki burjuvazinin en son ve en etkili panzehiriydi. Faşizm daha sonra ortaya çıktı, diyelim. Bu ikiz kardeşlerden öncelikli olanı da sınıflı toplumun esas koruma gücüdür. Korucular yetiştirir. Oysa...

Oysa ilk sosyalist iktidara bazen tehlikeli biçimde “eleştirel” bakan, ama yine de devrimci bir solun militanı olarak ölen, daha doğrusu katledilen Rosa Luxemburg, devrimci sosyalistlerin neden her durumda yerleşik sistemin dışında (“uzlaşmaz karşıtlıkta”) kalması gerektiğini çok güzel anlatmıştı daha o zamanlar: Reformlar bile, yerleşik sistemi cepheden karşısına alabilen, onunla hiç uzlaşmayan, iktidar arayan kitlesel bir sosyalist hareket sayesinde mümkündü Luxemburg'a göre.

Bunlar basit doğrular. Mesele, bu değil. Bunları söylemek için yazı falan yazılmaz elbette. Mesele şu: Emperyalist-kapitalist sistem sanıldığından çok daha ağır bir krizden geçiyor olmalı ki, klasik sosyal demokrasi tasfiye edilirken, onun karikatürlerini metropollerde bile hükümet görevine çağırabiliyor. Neofaşist partiler hızla kitleselleşiyor, iktidara aday oluyor. O halde, metropollerde durum vahim. Çok değil, 15-20 yıl öncesinin bile şeytanı sayılabilecek partiler, iktidara davet edilebiliyor tekelci burjuvazi ve temsilcileri tarafından. Almanya'daki Yeşiller ve Sol Parti, böylesi bir tablonun figürleri.

Peki, biz bunu görmeyelim mi? Emperyalist metropollerin tıkanmışlığını, maliyeti de paramparça edilecek Türkiye tipi zayıf halkaların sırtına yıkmaya çalıştıklarını, örneğin bizdeki devrimci iktidar arayışlarını absorbe etmek, etkisizleştirmek için en az iki sosyal demokrat bataklığı tümüyle işlevsizleştirilmiş parlamentoya sıkıştırdıklarını, habire de şişirdiklerini söylemeyelim mi?

Yeni zamanlardayız. Ama sosyal demokrasi ve çeşitli izdüşümleri hâlâ barış düşmanı ve bunlar emekçi sınıfların siyasal iktidarını engellemede yegâne araç. En etkili silah, dedik. Faşist versiyonlardan daha etkili oldukları kesin. Siyamlı ikizler, sonuçta.