Rüzgâr değil fırtına ekecekler, mecbur

23/04/2018 Pazartesi
Rüzgâr değil fırtına ekecekler, mecbur

İslamcı Ankara’nın kirli seçim oyunu, Avrupa’nın göbeğinde de trajediler üretebilir. Batı Avrupa’da ciddi boyutlarda bir Türkiye kökenli topluluk var, malum. Nüfusu 5 milyonun çok üzerinde. Bunun 3 milyonu Almanya’da yaşıyor. 

Bu topluluk henüz tam anlamıyla ayrışmış değil gerçi. Yani Türkler ve Kürtler, milliyetçi eğilimli liderleri ve/veya temsilcileri dışında, halk düzleminde, birbirlerini tam anlamıyla dışlamıyor. İç içe bir ilişki sürdürüyorlar. Ama AKP’li yıllar büyük bir kaosa açılırken, tehlikeli bir cepheleşmenin işaretleri Avrupa’da da alınmıyor değil. Yeni adımlar ve düşmanlık sinyalleri korkutucu. “Osmanen Germania” denilen şimdilik etkisiz ama faşist karakteri ortada bir çete, işin nerelere varacağını göstermesi açısından önemli. 

Önemli, çünkü içinde yetiştikleri ortam çok zehirli. 

Ortam şu: Faşist göndermeleri gözden kaçmayacak kadar belirgin çizgileriyle “güçlü bir refah şovenizmi” olarak tanımlayabileceğimiz “sağ popülist” partiler, İslamcı Ankara’ya karşı içeride açık önlemler talep ettikçe, bir sürtüşmenin ipuçları da ortaya çıkıyor. Bu partiler Avrupa’nın merkezindeki, hegemonyal özellikleri belirgin ülkelerde iktidar veya iktidar adayı. Viyana’daki FPÖ’lü koalisyon ortada. Türkiye kökenli toplumun, giderek parçalanma belirtileri gösteren yapısıyla bu iklimde tehlikeli şeylere ortak edileceği anlaşılıyor. Almanya, Avusturya ve Hollanda, AKP ve Tayyibist siyasete, şimdiden “Sizin burada seçim toplantıları yapmanızı istemiyoruz” mesajını gönderdi bile. 

Hava, sakin kalmayabilir. Daha doğrusu, kalamaz. 

“Dünya ve Batı bize karşı” propagandasını böyle bir ortamdan daha iyi nerede sergileyebilir Ankara? Erdoğan siyasetlerine ve Türkiye’deki tehlikeli cepheleşmelerin izdüşümlerine sahne olmak istemeyen Avrupa, özellikle de Avrupa Almanyası, yangına körükle gitmek zorunda. Eh, İslamcı Ankara da yangına körükle gitmekten kaçamaz. O zaman?.. 

Gelişmelerin yavaş yavaş kontroldan çıkabileceğini düşünenlerin sayısı artıyor. 

Sağ popülizm, bir iktidar alternatifi olmanın dışında, korumacı-dışlayıcı karakteriyle AB içindeki birçok yerleşik kurumu sarsıyor aslında. Demokratik olmaması, şoven zihniyeti temsil etmesi falan değil sorun. Avrupa’nın ihracat merkezinde, dünya ve Avrupa pazarlarını kapatacak kadar netameli bir önlem bu. Mültecileri dışlarsanız, kapıları kapatırsanız, onların geldikleri pazarlar da er ya da geç size kapanabilir. Daha önemlisi, rakip sermaye katmanları, hegemonyal sermaye katmanlarına karşı bu sürtüşmeyi kullanabilir. Trump ve Washington, bir gün medya üzerinden Almanya’nın mülteci akımını engelleme politikalarını topa tutabilir Nazi dönemini hatırlatarak. Olmaz olmaz...

Bu, ihracat kalelerinin temel bir sorunu. 

İhracat başarısının temelinde yatan işgücü maliyetlerinin geriliği, yani ücretlerin düşüklüğü ve onun üzerinde yükselen yoksulluk da kendisini unutturmuyor: AB’nin ve onun en zengini Almanya’nın yerli yoksulları, sosyalizmsiz bir dünyada yaşadıkları acımasızlıkların dışarıdan gelen çok daha yoksulların bir marifeti olduğunu düşünüyor ve bunu propaganda eden faşizan hareketlere kitlesel destek veriyorlar. Bu hareketlerden biri, AfD (“Almanya için Alternatif”), AB’nin hegemon ülkesinde şu anda resmen ana muhalefet partisi konumunda. Etkisi büyüyor. Siyaset sınıfı bir bütün olarak onun tezlerini kendince içselleştirmek zorunda kalıyor. 

Kitle tabanı hızla büyüyen bir yeni tür faşizmden, mesela İsrail’le, Rus oligarklarıyla, Putin ve hatta Trump’la arayı iyi tutmaya çalışan bir sağ popülizmden söz ediyoruz. 

Türkiye, kendi sağ popülizmiyle, bu sağ popülizme müdahale edebilir mi? 

Kışkırtır. Karşı önlemler de İslamcı Ankara’nın tepkilerini kışkırtır. 

Almanya Avrupası ve yakın çevresindeki sanayileşmiş/zengin ülkeler, bir ikilem içinde kıvranıyor. Aşağı tükürseler sakal, yukarı tükürseler... Ortam giderek zehirleniyor. 

Türkiye’de tam bir hukuk rezaletine dönüşmüş gayrımeşru seçimin ana aktörünün Almanya’da izleyeceği siyaset, işleri iyice zıvanadan çıkarabilir. 

Meşru olmayan bu seçimin gölgesi, her açıdan gayrımeşru bir şiddet türetecektir. Sadece Türkiye’de değil, muhtemelen AB’nin merkezinde de. Sinyaller o yönde...