Metropol çözümü

09/10/2017 Pazartesi
Metropol çözümü

Sorun sadece bizde mi?

Sömürgeleştirilmiş Türkiye’nin siyaset sınıfıyla o ülkeyi sömürgeleştirenlerin, yani metropollerin veya emperyalist merkezlerin siyaset sınıfları arasında çok büyük farklar mı var?

Yok.

Yok, çünkü yalanları ve cilveleri bile birbirinden mülhem: Birbirlerinden öğreniyorlar ve doğrudur, emperyalist sistemin kaybedenleri, ki Türkiye de bunların arasındadır, kazananların dümen suyunda, onların yönetim dersleriyle yaşamaya çalışıyorlar. Sosyalizmi acil ve tek çözüm gören devrimciler bir yana: Türkiye gibi ülkelerin yönetenleri, sermaye sınıfı ve sağı, ilke olarak metropollerin döküntüsüdür. Ancak öyle sömürü sistemini sürdürebiliyorlar.

Madem büyük farklar yok, o zaman güncel krizdeki birçok iddiayı, hele hele şu sıralarda birincisini, hiç öyle ciddiye alamayız: Örneğin, AB’ye yönelik Alman siyasetinde, ekonomide, dış politikada, askeri politikada, AfD ile yerleşik partiler arasında nitel bir fark bulunmuyor. “Almanya için Alternatif”, gerçi daha parlamentoya girer girmez saflarında ilk dökülmeler de başladı, ama sistem dışı olmadığını “sistem dışıymış gibi” yaparak sermayenin aklına yerleştirmeye, elbette memnuniyetsiz halkı da bu yolda kullanmaya çalışıyor.

Başarısız olduğu, en azından şimdilik, söylenemez.

Krizin yükünü çeken ve yaşamlarında artık bir çıkış olacağına inanmayan yoksul katmanlar (“prekarya”), refah şovenizminin yeni militanlarında çare aramaya teşne; bu, ortada. AfD, işte tam da bu teşne katmanların bir ifadesidir. Eski tehlike (“komünizm”), sistemde iyileştirmenin mümkün olduğu masalını solculuk sanan komünist partiler tarafından son on yıllarda bizzat gömülmüştür. Sosyalizmsizleştirilmiş bir dünyada ise o dünyanın oligarkları her şeyi deneyebilir.

Tabloya daha yakından bakalım: Avrupa’yı sanayisizleştirerek semiren bir refah kalesinin, Almanya’nın ve onun sermaye/siyaset sınıfının tokluk sıtmasına kapıldığını söylemek yanlış değil. Buradaki yeni ve korkutucu siyasal aktör, AfD, açık sözlüdür: Almanya’nın kendi gücüne güvenerek ve daha “ulusalcı” bir yol izleyerek AB’yi kullanabileceği, ama AB’nin maliyetlerinden kaçabileceği, hatta kaçması gerektiği, aşırı sağcı, faşistoid AfD’nin program felsefesini oluşturuyor.

Etkisiz Sol Parti ikircikli tutumuyla bir kenara bırakılırsa, ki bu partiye egemen kadro yerleşik emperyalist sistemin sunduğu tüm “sömürgen demokratik nimetlere” sıkı sıkıya bağlı ve sosyalist bir aşkınlıktan asırlarca uzaktır, parlamentodaki Alman partileri, devletin dünya siyasetinde söz sahibi, ona küresel ölçekte biçim verebilen bir güç olmasından yana. Hepsi AB’yi kullanan bir Almanya’nın demokratik güç kimliğiyle dünya siyasetinde önemli bir rol oynayabileceği inancında. Yerleşikler, böyle.

Şimdi yeni bir aktör var sahnede: AfD, hegemonyal güç siyasetinin avro fiyaskosu başta olmak üzere AB kaynaklı maliyetleri tasfiye ederek daha milliyetçi ve hatta askeri yollarla izlenebileceğini düşünüyor. Bu nedenle de Alman toplumundaki aşırı sağ eğilimleri hızla açığa çıkaran bir söylemle kitle tabanı edinmeyi başarmış görünüyor. Bu tabanı yerleştirmeye ve genişletmeye çalışıyor. Toplumu, tıpkı diğer Kuzey Avrupa ülkelerinde ve Fransa’da olduğu gibi daha sağa çekerek, dünya gücü olmanın gereklerine ulaşabileceğine inanıyor. Seçim programında “Almanya’nın kendi ulusal güvenlik stratejisine ihtiyacı var” ifadesine yer veren AfD, eğer AB etkisizleşirse “dımdızlak ortada kalmamaya” çalışan sermaye çevrelerinin ilgisini şimdiden üzerinde toplamış durumda. Dünyanın bölüşülmesi ve talan edilmesi mücadelesinde AB’nin değil, Almanya’nın kendi ekonomik, siyasi ve askeri gücünün öncelikli olduğuna inanan bu hareketin, ister istemez AB demokrasisindeki yıkıcı enerjiyi açığa çıkardığını düşünenler, çok da yanlış bir yerde durmuyor.

Eklenebilecek soru şu: Bizde ne var? Bazı eski solcu şairlerin bile kantarın topuzunu tümüyle kaçırarak övmeye başladığı Meral Akşener ve mutasavver partisi, Almanya’daki AfD’den mesela, çok mu farklı?

Farkı nerede aramak doğru olur?

Sermaye siyasetinde “bize yarayacak köklü farklar aramak ve onlara kilitlenmek” bir felakete katkı sunmaktır. Buna, solculuk adına, CHP ve HDP’de milletvekilliği avına çıkmak, bunların mitinglerinde konu mankenliği yapmak da herhalde dahildir. Bulduğumuz farkları abartmamak, işin galiba en doğru yanıdır. Sonuçta, metropoller öksürmeye başlamışsa, Türkiye’nin zatürreden yatağa düşmemesi mucize olur.

Her biri diğerinden daha “neoliberal” Yeşiller, liberaller (FDP) ve Hıristiyan demokratları (CDU ve CSU) bir araya getirmeye çalışan Angela Merkel, kuracağı yeni hükümette Ankara için çok ilginç sürprizler hazırlıyor olabililir. Almanya’nın yeni Dışişleri Bakanı “adayı” Cem Özdemir, bu süprizlerin belki de en önemsizi...

Yönetenlerini ve yönetilenlerini acımasız sürprizlerin beklediği, emperyalizme böyle göbekten bağlı bir ülke, artık krizin son aşamasında demektir.