Krizsiz kapitalizm olmuyor maalesef

02/07/2018 Pazartesi
Krizsiz kapitalizm olmuyor maalesef

 

Hep soruyoruz: Bizde durum berbat da AB’nin merkezinde, hatta hegemon ülkesinde durum çok mu iyi? Bu satırlar yazılırken, Başbakan Angela Merkel’in yolun sonuna birdenbire nasıl geldiğine yanıtlar aranıyordu Alman medyasında. Berlin’deki “büyük koalisyon” bitebilir. Alman sağı kendi içinde darmaduman... 

Oysa dünyadan topladığı avroları nereye saklayacağını bilemeyen, yani bu karşılıksız trilyonlarla ne yapacağını şaşıran bir zengin ülke Federal Almanya... Dünya ihracat şampiyonluğunu elden bırakmak istemeyen, bu nedenle Trump'ın bile salvolarına maruz kalan Alman siyaseti, acaba neyin eksikliğini çekiyor? 

Birkaç yüz bin sığınmacı yüzünden hükümet mi biter yahu? 

Çok başka şeyler olmalı şu dünya sisteminde. Biz bu düzlemde kalalım ve ışığı bir başka yere tutalım: İki ülke krizleri gerçekten de birbirini tetikliyor. Oysa birbirlerine pek benzedikleri söylenemez; en azından ekonomik durumları itibariyle aralarında dağlar var. Biri çok zengin, diğeri ise onun bu utanmazca zenginliğini sağlayan ülkelerden biri, dolayısıyla yoksul: Federal Almanya ve Türkiye...

Malum, Soğuk Savaş’ın iki “antikomünist cephe ülkesi” idiler. İkisi de birbirinden saldırgandı Sovyetler Birliği ve sosyalizme karşı. Şimdilerde pek bir gerekleri kalmadı. Türkiye zaten bitti, bundan sonrası kanlı bir formalite olacak, eğer devrimci bir sol iktidar dizginleri ele almazsa. Diğerinin ise avroları ve alacakları nedeniyle krizleri görece daha rahat atlatma şansı var. Yani şimdi Merkel'in tozunu atan Bavyera eyaletindeki Hıristiyan demokratlar (CSU)  “Biz hem hükümetten hem de federatif yapıdan çekiliyoruz!” dese bile, -sadece Doğu Avrupa'yı değil, en son 1980 12 Eylül’ünde Türkiye’yi de uhdesine aldığı ortaya çıkmış olan- Federal Almanya yine varlığını sürdürür. Yakın çevresi üzerindeki ekonomik hegemonyasını başka etiketlerle siyasete tercüme edebilir. Ama asayişi ve bütünlüğünü eski haliyle sürdürebilir mi? O, bir soru. 

İçeriden bir sosyalist meydan okuma çıkmadığı sürece, emperyalist merkezlerde yıkım birdenbire olmaz. Ama ne kadar gereği kaldı? Bilinmiyor... 

Tamam: Patronun veya ağanın yıkımıyla, marabanın veya ayakçının yıkımı birbirine benzemiyor. 

Ama iki ülke krizlerinin birbirini tetiklemesi veya tetiklermiş gibi görünmesi gerçekten ilginç. 1971’de Türkiye 12 Mart’ın altında inlerken, “68 olayları” ve sendikal talepler nedeniyle Willy Brandt’ın iktidarı, kimilerine göre sosyal demokrasinin son demleri, sahneden çekiliyordu. 1973'te kriz tam patladı. 1974'te, kimilerine göre “son sosyal demokrat” Brandt, başbakanlıktaki “Doğu Alman casus Günter Guillaume” bahanesiyle koltuğunu Helmut Schmidt’e devretti. Hani şu 12 Eylül cuntasını ayakta tutan Alman sosyal demokratına. Ama o da bizdeki darbeden 2 yıl sonra iktidardan alaşağı edildi ve bir benzeri Helmut Kohl’e başbakanlığı bıraktı. Bunlara ileride bakacağız. Mesele şu: Zengin ve yoksulun hikâyeleri birbirine paralel sıkıntılar taşıyor. Tam benzemeseler de, birbirlerinden elektrik, gerici elektrik alıyorlar. 

Almanya zengin. Ama insanını yitirmiş olduğu, sol muhalefetten söz edilemeyeceği anlaşılıyor. Türkiye bitmiş, ama insanları ne olursa olsun ayakta. 

Nasıl mı?

Üç kitlesel harekete tanık olduk bu gerici AKP iktidarı yıllarında. Cumhuriyet mitingleri, Haziran İsyanı ve en son büyük kentlerde bir anda yine milyonların katıldığı Muharrem İnce mitingleri. Bu insanlar, bu kitlesel arayışlar zengin mutfağında hiç yok. 

Ama Türkiye coğrafyasında var. 

Kemal Kılıçdaroğlu ve Muharrem İnce, hatta bunların küçüğü HDP’nin yöneticileri, kendilerini aldatmaya devam edebilirler. Bu kitleleri kendileri için toplanmış sayabilirler. “Öteki parti”, yani Türkiye soluna sızmış ne kadar sosyalizme düşman “liberal” unsur varsa onları pohpohlamayı, şişirmeyi, kendine çekmeyi ve bu arada gerçekten sosyalist çevreleri budamayı siyaset sanan ikinci sosyal demokrat parti de (Türk/Kürt Syriza’sı) aldığı oyları ve toplanan kitleyi kendisinin “mülkü” sanabilir. Kendilerini aldatmaya devam etsinler. 

Başka bir şey oluyor. 

Emperyalist-kapitalist sistemde krizlerin ardı arkası kesilmiyor. Zenginler de şaşkın: Seçim kazanan partiler aylarca hükümet kuramıyorlar, yüz binlerce insan denizlere gömülmek pahasına metropollere akıyor, sığınmacıların gölgesi bile hükümetler deviriyor. ABD, AB’yi vuruyor. CHP ve HDP Türkiye soluna nasıl hoyratça davranıyor, kendince içinden “bazı unsurlar” seçip solun devrimci belkemiğini kırmayı hedefliyorsa, Trump da bir başka düzlemde kapitalizm içinde Avrupa’yı vurmak zorunda kalıyor. Washington, dünya otomobil pazarının liderliğine oturmak üzere olan Volkswagen’ı “dağıtıveriyor”, misal. 

ABD’nin Avrupa’yla ilişkisi dağılmak üzere. AB kendi içinde dağılmak üzere. Federal Almanya, önce parlamentosunda, sonra hükümetinde ve en sonunda da zengin eyaletlerinde art arda “dağılma” sinyalleri veriyor. Vermiyor mu?

Çok alametler belirdi. 

Türkiye, bu girdabın altında kalır, doğru, ama merkezdeki zenginlerin de bu girdaplardan etkilenmeyeceğini söylemek mümkün değil. 

Krizdeyiz. Farklı boyutlarda ve coğrafyalarda, krizdeyiz. Sosyalizmden arta kalmış şu kirli dünyanın bütün acımasızlıklarının hedefindeyiz.

Berlin’deki kirli komediyi, Ankara’daki çok kanlı trajediyi başka nasıl tanımlayabiliriz? 

Kriz her yerde...