Krize ve ‘dökülmeye’ dair

18/06/2018 Pazartesi
Krize ve ‘dökülmeye’ dair

Türkiye karışık da, dünya ve Avrupa sakin mi?

İçeride düşük yoğunluklu iç savaş sahnelerinin sertleşmesi ve 25 Haziran’dan itibaren de tüm ülkede boğucu bir çözümsüzlüğün herkesçe kabul edilmesi beklenmiyormuş gibi, karşımıza şimdi de ABD ile Almanya Avrupası’nın birbirine karşı konuşlanması çıktı: Ticaret savaşları, 100 yıl önce, 1918’de biten bir felaketin nasıl başladığını yeniden hatırlatıyor. Tabii hatırlamak isteyene... 

İçeride kriz, dışarıda kriz. 

Her şeye yer var, sosyalizme yok. 

Erdoğan rejimi ve insani değerler açısından olmasa da program açısından ondan pek farkı bulunmayan “muarızları”, bu krizden azami kazançla çıkma konusunda kararlılar: Ama kazancın ne olacağı ve kime yarayacağı belirsiz. 

Geçmişe bakalım. Geçmişteki krizlerimize...

Geçmiş, bugünü aydınlatmaz. Bugün, daha doğrusu birikmiş bilgimiz, ancak o, geçmişi aydınlatabilir.

Geçmişten bugüne bakanlara, geçmişin bugüne ışık tutacağını sananlara, en çok da “tarihçilere” gerici diyoruz; bugünden geçmişe bakmak, ilericiliğin ilk adımı oluyor. 

Bakalım: Böyle bir telaş içinde, Eylül’den önce yayımlamak için çalıştığımız ve 1970’lerde güneşli 20’lerinde aramızdan kurşunlarla koparılan SBF’li devrimci arkadaşlarımıza ithaf edeceğimiz “12 Eylül: Bir Alman Pastası” başlıklı kitap, böyle soruların üzerinde yeniden düşünmeye itti bizi. 

“Bonn Cumhuriyeti”ndeki sosyal demokrat iktidar eğer generallerin darbesine eylemli destek vermeseydi, Türkiye Cumhuriyeti’nin eylemli yıkım sürecini başlatan 12 Eylül 1980 faşist harekâtı başarılı olamazdı. Bırakın Türkiye’yi, 1989 büyük kapitalist restorasyon dalgası da gerçekleşemezdi. Ayrıntıları kitapta yer alıyor. 

Burada söyleyeceğimiz şey şu: Sermaye, sosyalizmin gereklerini yerine getirmeyen emekçi sınıflardan ve onların temsilcilerinden -Clara Zetkin’in saptamasına dayanarak vurgulayalım- mutlaka ve en acı bir biçimde, faşizmle intikam alıyor. Avrupa’daki faşist iktidarlar, kendi iktidarını kuramayan Avrupa işçi sınıfının ödemek zorunda kaldığı bedeldi. Ama sermaye ve sermayedarlar bunu keyifleri istediği için yapmıyorlar, sömürü düzeninin bir daha kesintiye uğramasını önlemek için yapıyorlar. Akrebin doğası gereği sokması gibi bir şey bu. Bir tür doğa yasası. Hadi sermayenin “tunç kanunu” diyelim ve Sovyet deneyimini, 27 milyon ölü ve 50 milyonu aşkın sakat veren bu ilk sosyalist iktidarın anlamını da hatırlatalım: Bu barbarlık da sermayenin sosyalizme cüret edenlere layık gördüğü cezadır. Bu da var... Ancak devrimci iktidar korunduğunda da kapitalizmin yıkımına yol açan bir saldırganlık/barbarlık bu.

Neyse... 

1980 yazını bu kadar yıl sonra tekrar ve bir kitap yazımı nedeniyle yeniden gözden geçirirken, maalesef benzer hataların bugün de varlığını koruduğunu görüyoruz. 12 Eylül öncesinde bir araya gelip sosyalist bir iktidar alternatifi oluşturamayan, yani sosyalizmi kurma iradesini ete kemiğe büründüren bir programı değil, CHP’nin kanatları altını arayan Türkiye “demokratları”, korkunç bir bedel ödedi. Türkiye de uçuruma itildi. O dönemin CHP’si, ömrünün sonunda “en büyük başarısının komünizmin Türkiye’ye gelmesini önlemek” olduğunu ağzından kaçıracak olan Ecevit’in partisidir. O parti bugün birkaç çatı altında sürüyor. Kaçak-göçek antikomünist kolaycılara kapı açıyor. 

Bu yeni felaket 12 Eylül’den sonraki zamanı ve yıkımı çok aratacaktır oysa. Görünen o... 

38 yıl önce sosyalist önlemler için bir araya gelmeyi reddeden ve sermayenin şu veya bu kesimiyle işbirliği arayan demokratlar, bugün programları olmayan, kafalarındaki siyaset de Erdoğan’dan pek küçük farklar içeren biri büyük diğeri küçük iki partiye dağılmış görünüyor. Solculuk, sosyalistlik adına CHP’den ve özellikle de HDP’den nemalanmaya çalışanlar, çok kanlı bir mirası bugüne taşıyorlar. 

Yugoslavya-Irak-Suriye arası bir kader, sosyalizmsiz bir Türkiye’nin yoludur. Sosyalist aşkınlık olmazsa, ortada bildiğimiz Türkiye’den pek fazla bir şey kalmayacak. 

24 Haziran gecesinden itibaren her şey, siyaset, medya, ekonomi hızla dağılabilir. Solcu geçinenlerin Kılıçdaroğlu-İnce’li veya Demirtaş’lı çatılar altında nasıl bir felakete yelken açacaklarını göreceğiz ve derimizde yaşayacağız. 

Çok mu karamsar olduk?

İyi. Bir benzetme yapalım: Sanki 1941 yazındayız; büyük Rusya steplerinde milyonlarca Kızıl Ordu mensubu, ilk etapta 5 milyondan fazla, silah ve üniformalarıyla birlikte Nazi barbarlarına teslim olmakta, Kırım’a kadarki coğrafyada da, özellikle Ukraynalı, Beyaz Rus ve “Tatar” köylüler, ellerinde ekmek ve tuzla bu kasapları selamlamaktadır. Uçsuz bucaksız bir coğrafyanın unutulmuş köşelerinde, ihaneti sırtlarında hisseden genç devrimci militanlar, 20’lerine yeni girmiş tümen komutanları, askerler ise bu yenilgiyi kabullenmemektedirler. Durum umutsuzdur. Jakoben inadın nasıl umut doğurduğunu tarihten biliyoruz... 

Bugün Türkiye’de de durum, ilk bakışta karamsar bir izlenime hak verdiriyor. 

Ama 1941’deki ilk faşist dalgada yalnız bırakılan direnişçilerin meşru mirasçıları, bugün sokaklarda ellerinde “Boyun Eğme” gazetesiyle, bildirilerle bağımsız adaylara çağrı çıkaranlardır. 

12 Eylül’den 24 Haziran’a bir çağrı çizgisi çekelim: 38 yıl önce anne ve babalarınızın “tevessül ettiği” demokrat kolaycılıkları yinelemeyin. Kamu mülkiyetine dayalı yeni bir toplumsal düzen için devrimci bir cephe açın. Onun bunun kanatları altında nitelikli ihanetin renklerini birbirine yapıştırmayı bize solculuk diye yutturmaya kalkmayın. 

Önemli olan, emperyalizmin çoktan üzerini çizdiği ve sosyalizmsiz parçalanması artık kesinleşmiş olan Türkiye’yi yeniden kurgulayabilmektir. Bunu yapabilen yok. Bir tek bizler bu göreve çağrı yapıyoruz. 

Bir dönem pek tekrarlanırdı. Doğruydu: Aşk ve devrim, yani tutku ve derinlik iç içedir. Bunları birbirinden ayıramıyoruz. Hepsi kolaycılığın reddinden doğar ve ancak o reddiyeyle yaşar: Yeniyi, aşkın ve farklı olanı, ortak kurtuluşu içerir. 

Peki, bu işin garantisi, bırakın işi, devrimciliğin bir garantisi var mı? Nasıl bir insana, bir sınıfa, bir halka ve bir yurda duyulan sevginin garantisi yoksa, devrimciliğin de yoktur. Onu her gün yeniden kurmak ve sağlamlaştırmak zorundasınızdır. Zor yol, işte. Kolaycının, “sağlamcının” sevgisine güvenilmez. 

Yoksa geçmişte açtığınız kapıları kusan seçimler yapar, mesela Karamollaoğlu’nu mu yoksa Akşener’i mi seçeceğinizi, Demirtaş’ın da düşünülebileceğini ilan edersiniz. Sosyalizm arayışına teorik katkı arayışlarınızdan sonra İnce ile bir farkı olmayan etnik sektörden bir siyasetçiye çağrı çıkaranlar listesine Nabi Yağcı ve onlarca benzeri eşliğinde imzanızı atarsınız. Dökülüverirsiniz. 

Böyledir bu hayat. 

Acı hayat? 

Ama zor yolu seçen kavgacılar var; hayat boşluk tanımıyor. Genç TKP, bu kurtuluş cephesinin ilk ve en büyük taşlarındandır: Türkiyeli aydının ve işçi sınıfının onurunu, derinliğini, bağımsızlığını, yenilgiyi kabullenmeme hasletini temsil ediyor. İyi ki var. 

Bir kıvılcımın yeteceği zamanlardayız artık. Bu da zor yolun kolay yanı. Herhalde öyle.