Kriz ve ilaç yanılsamaları

29/02/2016 Pazartesi
Kriz ve ilaç yanılsamaları

Nedir bu sıkışıklık ? İktidarları ve hatta on yıllardır bir dünya sistemiymiş gibi sunulan Avrupa Birliği’ni resmen çöküşün eşiğine getiren şu mülteci akınını neye bağlayabiliriz?

Bir süredir “iki emperyalist dönem” çözümlemelerine yer veren Prof. Dr. Georg Fülberth, geçen hafta (23 Şubat) Junge Welt gazetesinde yayımladığı geniş bir analizde, gündemdeki bu meselenin bazı yansımalarına ve gerekçelerine dikkat çekti.

Sosyalizmden yüz çevirmeyen ve reel sosyalizmin getirdiklerinin götürdüklerinden çok daha fazla olduğu temel tezinde ısrarını sürdüren Fülberth, birinci emperyalizm dediği ve 1945’e kadar süren klasik emperyalizm döneminde, rekabet halindeki kapitalist ülkeler ve egemenliğin yayılma biçimlerini gözden geçirmeyi sürdürüyor. Bu gelişme veya yayılma, sömürgeler gibi gelişmemiş veya görece daha az gelişmiş bölgeler üzerinden oluyordu. Sömürge bölgelerine mal ve sermaye ihraç etmek, buralardan hammadde çekmek, nüfuz alanları kurmak için geniş bir rekabet, bir kapışma vardı. Fülberth açıkça belirtmese de, burada eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının etkisine yönelik saklı vurguyu bir kenara not etmemiz gerekir.

Emekli komünist profesör, hızlı ve biraz fazla ferah bir çeviriyle vereceğimiz çözümlemelerinde, şuna da dikkat çekti:

Bu 1945’e kadar böyle gitti. Sonra birinci emperyalizm sona erdi. Bazı insanlar şöyle bir zehaba kapıldılar: Bu uluslararası egemenlik sistemi, sömgürgesizleştirme sayesinde tüm zamanlar için var olmaktan artık vazgeçmişti. Gerçekte ise sistem uzun yıllar gizli gizli işleyen bir zaman kesitine giriş yapmıştı. Gelişmiş kapitalist ülkeler ABD öncülüğünde, o zamana kadarki karşılıklı savaşımlarından vazgeçtiler. Oysa ABD o zaman da bugünkü gibiydi, pek değişmiş değildir: Öteki kapitalist ülkelere karşı değil, Sovyetler Birliği ve müttefiklerine karşı mücadele veriyordu. Sistem çatışmasının gölgesinde, diğerlerinin yanı sıra, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da kısmen sömürge karşıtı kurtuluş hareketlerinden doğmuş diktatörlükler yerleşiyordu. Soğuk Savaş’ın kesilmesiyle, ki Soğuk Savaş anlaşılan bu ülkelerin istikrarı için garantiler arasında yer alıyordu, adı geçen eski sömürgeler tekrar kullanıma alındılar.

Böylelikle ikinci emperyalizm başladı. Birincisinden daha açık bir şekilde, iki varyantı vardı: Bir küresel, bir de bölgesel varyanttı bunlar. ABD, küresel bir emperyalist girişime, Çin, Rusya, Türkiye, Suudi Arabistan, İran ve Avrupa Birliği de bölgesel emperyalist girişime karşılık gelmektedir. AB, bu güçlerin çevresinde nüfuz sahibi olmayı hedefliyor. ABD ile ittifak içindeki AB, bu sayede, ikinci emperyalizmin küresel versiyonunda da pay sahibi olmuştur. Ortadoğu ve Afrika’daki müdahaleci savaşlar, bu emperyalist aktörlerce yapılmaktadır. Sıkı durun: İkinci emperyalizm, mültecilerin iki kaçış nedeninden biridir.

Biz ikinci nedene gelelim: Bu da piyasa radikalizminin Avrupa ve dünya ölçeğindeki rejimidir, Soğuk Savaş’ın bitmesiyle yerleşmiştir, sanayi açısından daha zayıf ulusları küresel ve bölgesel merkezlerin (Avrupa’da: Almanya) kurbanı haline getirmektedir. Güzellemeci tanımlar tabii şöyledir: Küreselleşme ve serbest ticaret. Tarafsızmış gibi görünürler.

Fülberth, böyle. Biz fazla uzatmadan söyleyebiliriz: Mesele, görece yoksullardan ve çok yoksullardan merkezdeki -zaten- zenginlere, hatta tek zengine yönelik değer veya zenginlik akışıdır. Bu Türkçedeki en geniş anlamıyla gerçekten “eşitsiz” dağılımdaki akışın yönü, hep görece yoksuldan görece daha zengine doğrudur. Zenginler daha da zenginleşmektedir ve neoliberal barbarlığı daha iyi anlatan bir başka tanım herhalde yoktur.

Kriz tam da bu. Sistem burada tıkanıyor; açılması için kapitalizm bünyesinde bir savaş gerekiyor. Mülteci veya “zengin merkeze yoksul kavimler göçü” felaketinin de kaçınılmazlığı ortada.

Dünya sistemi, marksizmin “kapitalistlerin kendi mezarlarını kazdığı” saptamasını yeniden doğrularcasına derin bir krizden geçiyor. Bu krizin sahibi sadece zenginler ve çıkarları değildir; muhalefetin, özellikle son yarım yüzyıldaki sosyalist muhalefetin, zenginlerin siyasi rejimini, yani “Batı demokrasisini” kendisine yarar bir ilaç olarak görmesidir. Bunun insanlığı ortadan kaldıracak bir savaş felaketine yol açtığını gören komünist sayısı pek umut vermiyor. Syriza, Podemos, CHP-HDP rezaletlerine ve etkilerine bakarak da düşünmeye devam edebiliriz.

Krizin anası konumundaki değer ve rejimlerden, sosyalizme yarar ne çıkabilir?

Demokrasi, bu haliyle, solun sosyalizmden kaçışını kolaylaştıran emperyal bir uyuşturucu gibidir. Değil midir? Değilse, nedir?

Asıl önemlisi herhalde şudur: Avrupa gericiliği, yani sadece klasik gericilik de değil, bir bütün olarak ikinci emperyalizmin en etkili ideolojik silahları (“sivil toplum”) eşliğinde solu kötürümleştiren sosyal demokrat, yeşil, feminist, etnikçi/mezhepçi/kimlikçi vs. kanallar artık işlemez olmaya başlarsa, neler yapabileceğini bilmiyor. Korkutucu olan da bu. Duvara bindirmekte kararlı bir siyaset sınıfıyla, onun uyuşturucu etkisi altında kendisini solcu sanan bir muhalefet ideolojisine takılıp kalmış gibiyiz. Can Dündar ve Baskın Oran’ı muhalif sanan/sayan/satan bir aymazlık egemen ortama.

Çok mu umutsuz oldu?

O zaman şunu hatırlıyoruz: Türkiye toprağı, tıpkı Rusya toprağı gibi, özellikle aydınlanmacı geleneğiyle her türlü sürprize açıktır.