Kopuş korkusu biter mi?

01/05/2017 Pazartesi
Kopuş korkusu biter mi?

Bitebilir. Çünkü tarih üstü ve her zaman geçerli bir duygu değildir. Bir tarihselliğin ve somut koşulların ürünüdür. Örneğin, daha önce kopulamayan kurumlar, kadrolar ve hatta kahramanlardan kopmak, bir yenilginin ardından kolaylaşabilir. Hızlanabilir.

Ne demek mi istiyoruz?

Belki şunu: Olumsuzlukların, hatta hileli veya hilesiz yenilgilerin, sosyal tarihte bizlerden yana olumlu bir etkisi de oluyor. Geçmişin kötülüklerinden ve çıkmazlarından kurtulmak isteyen, ama onları bu geçmişe ve yerleşik haksızlığa bağlayan sözde muhalif zincirleri kıramayanlar, örneğin iki hafta önce tüm baskılara rağmen “Hayır” diyebilen ve geçmişte CHP’ye HDP’ye oy atmayı tek çare sayanlar, bu bağları sorgulamaya başlıyor.

Yenilgilerimizden, yeni çareler türeyebiliyor.

Örnek ortada: “Hayırcıların” toplumun yarısından fazlasını temsil ettiğini gördük. Asıl önemlisi, hileyle sandıktan çıkan İslamcı Türk gericiliğinin, bu Hayırcıların on yıllardır gözünü bağlayan siyaset çetelerini vuracağı anlaşıldı. Mülkiyet rejiminin korucuları kimliğiyle parlamentoya, AKP’nin karşısına konuşlandırılmış “muhalif parlamento figüranlarının tepesindeki mafya zihniyetli siyaset sınıfı” çok tedirgin.

Hepsi, günlerinin sayılı olduğunu görmeye başladı.

Bu eğilimi nasıl tersine çevirebileceklerini düşünüyorlar.

Bunu biz dışarılardan bakarak bile görebiliyoruz.

İlk kez vurgulamıyoruz: 16 Nisan’daki referandumdan “Hayır” çıkarsa, bunun Kılıçdaroğlu takımının ayaklarının altındaki toprağı sağlamlaştıracağını, tersi durumda ise, bu kadronun dağılma emareleri göstereceğini, çünkü tüm öfkenin muhatabı olacağını burada yazmıştık. Şimdi oradalar, birkaç hafta veya ay içinde bu adamlar kendi parti bürolarına giremez olurlarsa, hatta sopayla kovulurlarsa eğer, hiç şaşırmayalım. Öfke büyüyor. Demek başka oyunlar tezgâhlamak zorundalar artık. Onların da, koruculuğunu üstlendikleri Erdoğan rejimi militanlarının da işleri iyice zorlaştı diyebiliriz.

Eğer bu kepazeliğe çeşitli renkler altında artık boyun eğmeyi düşünmeyenlerin sayısı artarsa, Kılıçdaroğlu koalisyonunun dağılacağı kesin. Bu, Erdoğan’ın ayaklarının altındaki toprağın daha bir hızlı kayması demek.

Bu, çok da önemli değil. Biz şu sıralarda emperyal merkezlerden davet üstüne davet alan, kendilerini solcu sanan ve topluma da kendilerini solcu gibi satan “akademisyenlere” vs. bakalım. Hani sırf bir üniversiteye devam ettikleri için Alman Dışişleri Bakanı’ndan vize alabileceklerini düşünenlere. Sınıf, sosyalizm gibi “arkakik” kavramlarla çare arayanlardan içleri bulanan, bize olan nefretleri Erdoğan faşizmine olan muhalefetlerinden kat kat fazla olan döküntülere.

Avrupa kamuoyuna, kendilerini Erdoğan muhalifi olarak satmayı başardılar.

Can Dündar ve Hayko Bağdat gibi, geçmişin Taraf (ve ona benzettikleri Cumhuriyet) düşükleri/düşkünleri başta olmak üzere, Türkiye’deki rejimin temellerinin sarsıldığını, buradan kendilerine yeni bir ekmek çıkabileceğini, birkaç parçaya da ayrılsa, o yeni kapitalist Türkiye parçalarının bir yerlerine yapışabileceklerini düşünüyorlar.

Bunlar öleli çok oldu aslında. Mezar taşlarına “Böyle bir ölümü hak etmişti“ yazılmalıdır. Ama asıl önemlisi, bunların her birinin “kitabe-i seng-i mezar”ına, Orhan Veli’nin nasırlı şiirine atıfla,  “Hiçbir şeyden nefret etmedi, sosyalizmden ve sosyalist cumhuriyet deneyimlerinden nefret ettiği kadar” yazılmasını önermeliyiz.  Türkiye ve sosyalizmden nefretleri iki kat arttı. “İlle de Türkiye” diyen sosyalistlerden ve “ille de sosyalizm” diyen Türkiyelilerden nefret ediyorlar. Yaşam iksirleri bu.

Şu sıralarda, Avrupa’nın sokaklarına düşmüş ve Erdoğan’a muhalif, ama en az onun kadar bu topraklarda aydınlanma ve sosyalizm mücadelesi verenlere düşman, Türkiye’nin bir anomali olduğunu her mecliste kendi dillerince anlatanlardan (“Türkiye pazarlamacılarından”) söz ediyoruz. Bu hiç doğmaması gereken cumhuriyetin, 1923 Projesi’nin, aslında  nasıl bir “katil” olduğunu, her tür soykırımda payı olduğunu anlatarak yemleniyorlar.  Türk faşistlerinin içeride ekmeklerine yağ sürüyorlar, ama kendi medar-ı maişet motorlarını da böyle sürüyorlar. Kıtlaştırdıkları  Türkçelerini, sadece aydınlanma tarihimize, sosyalizm mücadelemize küfrederken parlatmaya çalışıyorlar.

Ömürleri böyle geçiyor.

Türkiye’nin Türkleri ve Kürtleriyle, içindeki tüm kültürleriyle, sosyalist ve cumhuriyetçi bir yeniden kuruluşla ortaya çıkma ihtimaline tahammül edemiyorlar. Çünkü Doğu Avrupa, SSCB, Yugoslavya, Irak, Libya ve Suriye’lerde falan gördüler: Yeni mafyatik devletçiklerde kendilerine daha iyi bir gelecek bahşedileceğine inanıyorlar.  

Türkiye ve sosyalizm nefreti, bu sürüye hak ettikleri ilgi ve muameleyle yaklaşılmasını gerektiriyor.

Türkiye’nin özgürlükçü, eşitlikçi mücadele insanlarının bu sürüyle hiçbir siyasi akrabalığı bulunmuyor. Bunu söylemeliyiz.

Bir şeyi görerek: Bu kesimlerin ayaklarının altındaki toprak da kaymaya başladı.

Hileli “Evet”, galiba Türk ve Kürt muhalefetindeki  bütün çürüklerin, kirli hesapların ve bağlantıların açığa çıkmasına neden olacak.

Biz de bir taşla iki kuş vurmuş olacağız.

Hem bu İslamcı faşist rejim dağılacak hem de onun stepnesi konumundaki her türden demokrat satıcının bağlı olduğu “demokratik mafya çeteleri”...

Açık söylememize izin verilsin: Kılıçdaroğlu ve memurlarını kimse kurtaramaz, ama HDP üst yönetiminin hâlâ bir şansı var. Bu barbar rejim Kürt halkına ve siyasetçilerine o kadar iğrenç ve alçakça saldırıyor ki, insanlarımızın bu partinin gerçek rolünü kavrayabilmesi zorlaşıyor. Erdoğan karşısında Can Dündar’a sahip çıkmak zorunda olduğumuz gibi, İslamcı militanların saldırısı aldındaki HDP üst yönetimine -haklı nedenlerle de olsa- bir serzenişte bulunmamız olanaksızlaşıyor.

Hepimizin ayaklarının altındaki toprak kayıyor aslında.

Bakalım kim, nasıl bir mülkiyet rejimi için, nasıl bir iktidar mücadelesi verecek bu kaygan toprakta?

Karamsar mı oldu?

“İyimser bir duvarcı”yız elbette. Elimizden bir tuğla daha düşürelim:

“Bugün 1 Mayıs.

Yaşasın emek, aydınlanma ve sosyalizm!”

Ama bir ek yaparak: Eğer güncel bir olanak ve zorunluluk olarak gündemimizde sosyalizm yoksa, 21’inci yüzyılda, emek, aydınlanma, özgürlük falan, her şey palavradır.

O nedenle zaten: “Sosyalizmden aşağısı kurtarmaz!”

Bu cüretli çıkışla da bu “kitabe-i seng-i mezar”ı bitirmiş olalım.