Kitlesizleşen Tayyibizm

09/04/2018 Pazartesi
Kitlesizleşen Tayyibizm

O kadar ortada ki, ilgili ve bu ilginin hakkını veren çevrelerin dikkatini çekmemesi mümkün değil: İslamcı Ankara’nın militanları, her sektördeki militanları, sandıkta oy toplayabiliyorlar, bayilerde gazetelerini yayıyorlar ve televizyon ekranlarında milyonları bayağılıklarına, denetlenmiş dizi filmlere kilitleyebiliyorlar. Ama buna rağmen, Tayyibist şiddet bu iktidarı savunacak kitlesellikte bir militanlık üretebilmiş değil. Bir direnç kırılamıyor. Ama o direnç de bu iktidarı kıramıyor.

Dinciliğin ve onun kan kardeşleri (“Siyam ikizleri”) Türkçülükle liberalliğin, dişe dokunur bir kitle tabanı yok. Gürültüleri çok, oysa sadece solcuları tedirgin eden, Tayyibist kadroları ise tatmin edemeyen, bu nedenle çok saldırganlaştıran bir kitle güvensizliği (“kitlesizlik”) var gündemde.

Tamam, bunlar oy alabiliyorlar, gazete adını verdikleri renkli kağıt bayağılıklarını, sistemin amiral gemilerini “hizaya getirerek” bayilerde rakipsiz bir biçimde sergileyebiliyorlar, televizyonlarda zaten onlardan geçilmiyor, muhalif diye de Levent Gültekinleri, Ruşen Çakırları, İsmail Saymazları, Nevşin Mengüleri falan serpiştiriyorlar. Ama büyük ve haklı bir güvensizlik yaşıyorlar. Tedirginler. Neden?

Belki, “tüccar ve imam” da olsalar, şunu gördüklerinden: Milyarlık şirketlere, milyonlarca insanın dokunulmaz saydığı kurumlara el koyuyorlar, bunların personelinden, taraftarlarından vs. dişe dokunur bir itiraz gelmiyor. Yani İslamcı Ankara, kırıp döktüklerine, bunların sessiz karşılandığına bakarak, kendi tabanını ve geleceğini görüyor olabilir. Neden görmesin? Zulmünün artmasında bir neden de bu olmalıdır.

Çareyi hep sağda arayan solumuz (“sağlak solumuz”) bu sahneden doğru sonuçlar çıkaramıyor. Şunun bunun arkasında, çoktan ortadan kaldırılmış bir parlamento için milletvekilliği mücadelesi vermeyi solculuk sanıyor. Oysa devrimci bir sol ve onun sosyalist yönelişli programı için, ortada yepyeni olanaklar yatıyor.  

Yıllardır, üç aşağı beş yukarı, şöyle yazıyoruz: “Bu ülkeyi ya sosyalistleştirirsiniz ya da Türkiye’siz bir geleceğe şimdiden kendinizi hazırlarsınız. Belki yüksek yoğunluklu nihai içsavaştan geriye bir Türkiye kalır, ama o sizin tanıdığınız Türkiye olmaz, onun birtakım Kosova-Makedonya-Bosna türünden parçaları olur...” Artık bunu sistemin merkezindeki isimler de söylüyormuş: Baksanıza bu “prof” militanlardan Hasan Köni bile “Yugoslavya oluyoruz” diye yakınmaya başlamış. Biz “sol kemalist” Erol Mütercimler’in “yalancısıyız”. İyi de, pes! Geçen yüzyılın son on yılından beri, 2002 yılı sonunda dozu artırarak, tam da bunu, “Türkiye’nin sosyalist bir hükümet dışında var olma şansı bulunmadığını” ekleyerek bağıran bizler yazıp duruyoruz.  İlhan Selçuk, gazetesini kendi elleriyle teslim ettiği liberal karşıdevrim çetesine rağmen ve giderayak son bir gayretle “Felaketin farkında mısınız?” diye herkesi uyarmamış mıydı?

Kriz derinleşirken mesele şu: İslamcı Ankara da kendisini koruyacak bir kitlesel desteğe sahip olmadığını anladı; bunu söyleyebiliriz. Oysa durum Hitler Almanyası’nda böyle değildi. 1945 yılında Kızıl Ordu’nun ev ev çatışarak, yani şehirleri İngiliz-Amerikan uçakları gibi fosfor bombalarıyla halklarıyla birlikte imha etmeden, Nazilerle göğüs göğüse çarpışarak -bu nedenle yüz binlerce ek kayıp vererek- girdiği Berlin’de bir seçim yapılsaydı, kalanlar sandıkta yüzde 90’larda falan bir oy oranıyla Hitler ve kasaplarını destekleyecekti; bu, iyi biliniyor.

Bizde durum farklı: Hegel’e “18 Brumaire”de Marx’ın eklediğini biz yineleyelim. Hitler ve Mussolini kişilikleri, becerdikleri, bugün artık ikinci kez Türkiye’de yineleniyor, ama kanlı ve kepaze bir maskaralık halinde... Eski trajik acımasızlığın yerini komik bir kan banyosu almış görünüyor. Marx yine haklı çıktı.

Bu kanlı komedinin bir nedeni, herhalde bir türlü üretilemeyen yoğun rıza... Halkımız, bu dinci-milliyetçi kasaplarla çeşitli (liberal, Türkçü, Kürtçü) türevlerine güvenmiyor. Belki cumhuriyet düşüncesinin getirdiği en önemli kazanım bu. Aydınlanmacı cumhuriyet, bir yanıyla, özellikle kadınlarda tutmuş görünüyor. Direnç kırılamıyor.

İslamcı Ankara’nın bu eksiğini Avrupa Almanyası ve ABD de görmeye başladı.

Belki de o nedenle muhalifler, bir sürü “fetöcüleriyle”, onların AKP ile birlikte yükselmesini sağlayan yardakçı liberalleriyle (her renkten Can Dündarlarıyla) Berlin’e yönelmiş durumdalar.

Ankara’daki bir iktidar değişikliğinde, sistem içi bir nöbet değişiminde, Berlin’in rolü büyük olacak.

Berlin’in kamuoyu nezdinde saklamadığı tepkilerini, arka planda gerekli destekleri (ne olur ne olmaz diye) ihmal etmeksizin, göstermelik “demokrasi uyarıları”nı buraya bağlayabiliriz: Tayyibist şiddetin tasfiyesinde Washington’dan önce Berlin’in sözü geçecek, ancak bu “ABD ile çatışma” anlamına gelmiyor, sadece sistemdeki konfigürasyonun epeydir değiştiğini gösteriyor. Kitlesiz Ankara, kedinin oynamaya çalıştığı, ama Kosova kadar küçük olmayan irilikte ve ciddi sürprizler içeren bir faredir kimilerinin gözünde.

Ankara’nın kitlesiz İslamcıları acımasızlaşacak. Sağa yanaşan solun kolay yem olacağını, tek sürprizin “Hemen, şimdi, acil sosyalizm!” diyen soldan çıkacağını gören sadece biz değiliz. Emperyalist başkentlerin de eli ve aklı armut toplamıyor.

Türkiye ekonomisinin tam bir dağılma sürecine girdiğini önce bu ülkenin ekonomisini tamamen elinde tutan Almanya’nın egemenleri görüyor. Trump ve avanesinin bir şey görebildiğini söylemek biraz zor.

Tayyibist şiddetin nihai muharebede çok ihtiyaç duyacağı bu kitle eksikliğini barbarlaşarak telafi etmesi, bir çaresizliğin yarattığı “delirme” olarak da yorumlanabilir. Sosyalist hükümet dışında bu dağılmayı engelleyebilecek bir “sistem içi toparlanma” ufukta görünmüyor. Syriza, Podemos, Macron türü zırvalıklar bu topraklarda tutmaz... Ama coğrafyayı paramparça eder...

Elbette deneyecekler.  Ellerinde Kılıçdaroğlu kadroları, HDP egemenleri, yani çeşitli dozlarda “Yetmez ama evet”çi var. Denerler...

Biz de denemeliyiz. Sosyalist bir iktidar için örgütlenerek. Şuna buna siftinerek sosyalist bir hükümet çıkaramayız; biliyoruz. Adamlar ülkeyi savaşa soktuklarını bas bas bağırıyorlar, daha ne yapsınlar. Krizin derinliği, ne İslamcı Ankara’nın ne de bunların düzen içi muhaliflerinin havsalasına sığıyor. İyi. Demek ki, sosyalizmsiz su bile içemeyeceğimizi bilerek denemeliyiz...

Sosyalizm yoksa, bu ülke de yok. O noktadayız.