Kirli oyunun oyunbozanı kim?

06/03/2017 Pazartesi
Kirli oyunun oyunbozanı kim?

Berlin doğrudan söylemezse, Viyana’ya söyletir. Hollanda devreye girer. Veya başka yollar bulunur. Avrupa Almanyası, bu konuda geniş olanaklara sahip artık. Sonuçta, Almanya’yı ve Alman solunu yakından izleyen, emperyal eğilimlerin arka planını da iyi bilen arkadaşımız Tevfik Taş’ın soL’daki son haber-analizi çok doğrudur: Ortada bir “vekâlet savaşı” var. Bunun çeşitli cepheleri ve hatta versiyonları oluyor.

Ne mi oluyor?

Örneğin, şu: Avusturya Başbakanı Christian Kern, pazar günü önce Almanca konuşulan dünyanın sonra da tüm AB’nin gündemine açıkça Deniz Yücel’in tutuklanmasını şoke edici bulduğunu söyleyerek ve hemen serbest bırakılmasını talep ederek girdi. Sadece o değil, asıl önemlisi, Türk politikacıların içerideki seçim kampanyalarını AB topraklarına taşımasına engel olunmasını istedi. Erdoğan’a bayrak açtı resmen. AB ölçeğinde bir ortak tutum çağrısında bulundu. Böylece Almanya’nın tek başına bir Türk baskısına maruz kalmasının da önlenebileceğini hatırlattı.

Hollanda’nın bu konuda “Gelmeyin kardeşim!” repliğiyle hareket ettiğini zaten biliyoruz.

Almanya Başbakanı Angela Merkel ve koalisyon ortağı SPD’nin ileri gelenleri bu açıklıkla ve devleti bağlayıcı bir inatla ifade etmiyorlarsa, en azından şimdilik, bunu Avusturyalı sosyal demokrat başbakan dile getirebilir. Sırada başkaları da var. Yük birden çok omuza yıkılınca hafifliyor haliyle.

Neden mi?

Türkiye’nin belirsizliği sürüyor da ondan. Çözülmenin hangi aşamasında olduğumuzu, bizim gibi, emperyal başkentler de bilemiyor, tam kestiremiyor. Ama çözülme sürecini yaşadığımız konusunda bir görüş ayrılığı bulunmuyor. Parçalanma ve çöküş hangi şiddetle gerçekleşecek; bunu önceden saptamak mümkün değil. Etkileyici faktör, sonsuz sayıda çünkü; hangisinin nihai güce sahip olduğunu, ortamın tam bir analiziyle anlayabiliriz. Mümkün değil. Toplumsal kriz, laboratuvarlardaki steril ortamın ve deneylerin çok ötesinde bir şey.

Küçük Viyana’nın “Erdoğan hukuk devleti zeminine artık geri dönmelidir” çağrısı, etkisiz kalamaz. Yani İslamcı Cumhurbaşkanı elbette bu çağrıyı ciddiye alacak değildir, mesele bundan sonra Avrupa Almanyası ve ortaklarının Türkiye’deki çözülme sürecine müdahale hesaplarındadır. Bu müdahaleler neler olabilir, ne gibi sonuçlar doğurabilir? Kim, hangi reçete üzerinde çalışıyor?

Böyle bir belirsizlik var ve enkaz üzerimize yıkılırken, son anlarda dahi, bu belirsizlik varlığını koruyacaktır.

Ama bir şey kesin: Artık Avrupa’nın egemenleri bu Erdoğan ile yürüyemeyeceklerini düşünüyorlar ve bu düşüncelerini açık ediyorlar. Asıl önemlisi: Her iktidar nasıl kendi muhalifini yaratırsa, öyle muhalifler de yaratıyorlar. Bu muhaliflerin dağılmış Türkiye toprakları üzerindeki bazı senaryolarda yarın iktidara oynayacağını biliyorlar.

O zaman, yarının iktidar oyuncularını ve oyuncaklarını belirleme zamanının da geldiğini çıkarabiliriz bütün bu karşılıklı cilvelerden.

Örnek mi yok? İşte: Deniz Yücel ve Can Dündar ile onların dalga boyundaki “muhalifler”, şimdiden yarının iktidar aktörleridir. İslamofaşist barbarlığın, Can Dündar-Deniz Yücel “okuluna” yönelik faşist saldırıları, bizim yarın sahnelenecek iktidar ve muhalefet oyunlarına gözlerimizi kapatmamızı gerektirmiyor. Türkiye’nin vesayet rejimine her darbeyi gizli-açık alkışlayanlar, tıpkı “Fetullahçılar” gibi, şimdilerde gözden düşmüş ve baskı konusu olmuşsa, buradan körleşerek çıkamayız: Bu sahnenin ve üzerinde sergilenen kanlı cilvelerin Türkiye halkına, emekçi sınıflara ve en az 200 yıllık ilericilik mücadelemize korkunç bedeller ödeteceğini görmemek olmaz. Emperyalizmin, burada da vekâlet önlem ve önerileri, eski-yeni kuklaları ve o kuklaları birbirine kırdırma denklemleri var. Üst akıl falan değil. Bir ilişkiler ağı ve sistem işleyişi var ortada. Olmasaydı, zaten emperyalizm olmazdı.

Sadece sosyalist bir iktidar alternatifi bu kanlı sahneye, yani Türkiye’nin bin parçalı bir mezbaha halinde çökmesine engel olabilir.

Dünyanın gerileyen patronu ABD epeydir uzaktan ve maşalarla tutuyor her şeyi. Ama kestaneleri ateşten almakla yükümlü, Türkiye’nin dış dünyadaki bire bir bağlantılı -1970’lerin başından beri önemi artan- ilk merkezi Bonn-Berlin ve günümüzdeki uyduları, bu oyunda son derece dikkatli olmak zorundalar.

Şimdilik bakıyorlar: 1970’lerin ilk yarısında Alman demokrasisi, sosyal demokrat Başbakan Helmut Schmidt eliyle Güney Avrupa’daki sol yönelimi zehirlemek için, İspanya-Portekiz’den Yunanistan’a ve hatta Türkiye’ye (Walther Leisler Kiep eliyle otel odalarında) örtülü ödenekten milyonlarca “Deutsche Mark” göndermişti. Yemlenenenlerin isimleri bilinmiyor, çok ünlü bir Alman gazetecinin yıllar önceki saptamasını yinelersek, bu “herkesin bildiği sır transferler” galiba tarihin gölgesi altında kalacak. Ama amacın gerçekleştiğini söyleyebiliriz. Sosyalizm ve sol hükümetler Akdeniz’de konuşlanamadı. “1989 başarısını” hazırlayan bir operasyondu, sonuçta.

AB’nin hegemon gücü, Berlin, şimdi faşist iktidarın acımasız baskısını da kendisi için kullanarak, lüks otel odalarında mark dağıtmayı değil Can Dündar-Deniz Yücel oyuncaklarını sahneye sürmeyi tercih eder gibidir. Bu gazetecilerin faşist baskılar altında kaldığı doğrudur ve bunu onaylayacak kadar “ulusalcı bir beyinsizlik” içinde olacak değiliz. Evet, bunlar Erdoğan’da “vesayet rejimine karşı” umut görenlerdi. Kendileri geçmişlerini ne kadar temiz göstermeye çalışırlarsa çalışsınlar... Bizler “büyük tehlike, Şerefsiz Osmanlı’ya dönüş” falan diyerek daha 2002’de islamofaşizme dikkat çekerken, onlar bu takımı yıllarca desteklediler, hatta kariyer yaptılar. Şimdi islamofaşizmin hedefindeler. Solculuk bu hukuk dışı alçaklığa karşı çıkmaktır. Ama...

Ama derin oyunu da görebilmektir.

Eskiden, önce para gönderiyorlar ve sol-sosyalist bir iktidar olasılığının önüne geçebiliyorlardı. Şimdi önce gazeteci, “akademisyen” ve politikacı konuk ediyor, onlara yeni olanaklar sağlıyorlar, sonra da “memleketlerine gönderiyorlar”. Tabii bu sürecin üzerine bol bol demokrasi reçeli sürmeyi ihmal etmiyorlar. Kapitalizmin ve emperyalizmin barbarlığını böylece görmemizin önüne geçebileceklerini düşünüyorlar.

Türkiye’nin sorunlarını sadece Türkiye’nin bağımsız sosyalist direniş geleneği öncülüğündeki bir iktidar atılımı çözebilir. Çöküşün önündeki tek engel odur.

Hani yine söylemiş olalım da, bizi diğer kuklalarla karıştırmasınlar: Bu yeni oyunda biz yokuz. Olduğumuz her yerde de bu kirli oyunları bozmak, aktörlerin yüzündeki maskeyi indirmek, islamcıların barbar iktidarını yerle bir etmek için varız. Unutulmasın.

Ek olarak da şu: Aslında iki tarz-ı siyasetin içinden geçiyor sosyalist bir hükümetin acil, güncel ve mümkün olduğunu savunan devrimciler. Örneğin kendilerine mahkemeler açılmasına, gözaltılara, tutuklamalara, hatta her sol toplantının kameralarla kayıt altına alınmasına itiraz edenler, baskıyı dile getiriyor gerçi, ama asıl önemlisi, o yazışmaların, kayıtların yarınki devrim için birer yazılı/görsel kaynak olduğunu da düşünebiliyor. Yani “Mücadelemizi filme alıyorlar, iyi, devrimden sonra kaynak olarak kullanırız, bize çalışıyorlar” diyen solcuyla, “Başım derde girecek, hay allah” diyen “yeni yorgun demokrat” arasında bir fark var. Galiba bu iki endişe arasında çoktandır bir yeni “Çin Seddi” yükseliyor.

Söz uçar, yazı kalır: Biz de yazmamış olmayalım.