İmha sürecinde 'kurtuluş tefekkürü'

04/01/2016 Pazartesi
İmha sürecinde 'kurtuluş tefekkürü'

Büyük toplumsal felaketler, bölgesel savaşlar, iç savaşlar vs., halkları gerçi büyük bir yıkımla yüz yüze bırakıyor, ama aynı yıkımı hiç öyle “fikir”de, özellikle de kurtuluş fikri ve felsefesinde göremiyoruz. Tersine: Birbirinin üzerinde yükselen düşünsel ve siyasal atılımlar, adeta yıkım süreçlerinde yeşeriyor. Hatta, sanki o felaketleri bekliyor.

Bu, bizim açımızdan çok daha fazla böyledir: Marksizm, sanayi devriminin tahribatıyla can bulmuş sosyalist fikirlerin aşkın mirasçısı olarak ve tüm yan ürünleriyle 19’uncu yüzyılın büyük toplumsal felaketleri, Avrupa’yı kasıp kavuran savaşları, yarıda kalan devrimleri içinde gelişmedi mi? Ekim Devrimi ve bütün bir 20’nci yüzyılı damgalayan Lenin Okulu, bir başka benzersiz felaketin içinden fışkırmış değil midir? İlk sosyalist iktidar, Birinci Dünya Savaşı’nın darmadağın ettiği ve hemen ardından da iç savaşın yakıp kavurduğu Çarlık Rusyası’nda kuruldu. Örnekler çoğaltılabilir gerçekten: Nazi barbarlığıyla ateşe boğulan Avrupa’nın doğusunda ortaya çıkan sosyalist devletler, Batı ve Orta Avrupa’daki kapitalist kalmayı başaran devletlerde de sol akımların iktidara alternatif bir güce erişmesi, Uzakdoğu’daki, Çin’deki devrimci iktidarlar...

Yıkım, tıpkı şu anda Türkiye’de olduğu gibi, belki başlangıçta düşünceyi teslim alıyor, hatta o teslimiyet üzerinde yükseliyor, ki bunu liberal-dinci-milliyetçi akımlarda bol bol yaşadık, ama mevcut yıkım süreci derinleşip yayıldıkça, “kurtuluş düşüncesinin” de canlandığını, daha önce bilinmeyen yollardan yeni yaşam bahçeleri kurulduğunu görüyoruz: Yoğun bir karanlığı insanlık tarihi tanımıyor.

Yani, bu kaderin (“imhaya eşlik eden kurtuluş ışığı”), tekelci kapitalizm ortamı ve “yeni ortaçağ” ikliminde tersine dönmüş olduğunu kimse ileri süremez. Kapitalizmin tarihi, birbirini izleyen on yıllarda bir öncekini temelden yadsıyan eğilimlerin sahneye çıkmak için yarıştığı, her türlü tarihsel yasa düşüncesinden azade bir döküm anlamına gelmez. Demek ki...

Demek ki, maddi bir yasallık var. Yıkım, toplumsal kaos, oligarşinin elini kolunu koparacak bir şiddetin, devrimci bir entelektüel şiddetin emekçi yığınlar lehine sonuçlar vermesini de hızlandırabilir. Sosyalist kuruluşların önünü açabilir. Neden mi?

Çünkü, katliamlar, kan, irin, gözyaşı ve açlık, insanları, özellikle de emekçi yığınları kendisine uzanan eller ve fikirler konusunda çok daha duyarlı yapıyor. Aydın fikri ve arayışının da böyle dönemlerde sınır ötesi uçlara eğilim gösterdiğini biliyoruz. Kapitalizm, semirmek için ihtiyaç duyduğu savaşla, kendisini ortadan kaldırma kudretini hem aydınların hem de emekçi halkların aklına yapıştırmış oluyor. Objektifimizi emekçi yığınlar üzerinde tutarak yineleyelim: Enkaz ağırlaştıkça, savaşın ve iç savaşın yıkımını daha çok üzerinde hisseden halklar, bir önceki on yılda kulak vermedikleri, sırtlarını döndükleri düşünce ve önerilerin geliştirilmiş versiyonlarına talip olabiliyorlar. Eskisi kadar reddedici kalmıyorlar. Kan ve yıkım, daha önce tanınmamış bir alıcı üretiyor. Yeni bir verici-alıcı ilişkisi doğuyor.  

Böyle bir ortamda, “iç savaş ortamında”, kurtuluşçu fikirlerin şaşırtıcı bir hızla serpildiğine, gerçek değerlerinin emekçi yığınlar ve aydın adayı kuşaklar nezdinde kabul gördüğüne tanık olacağımız anlaşılıyor. Doğaldır. Tokluk sıtması geçiren kuşaklar, yerini, acil çözüm arayan ve aşkın kurtuluş fikirlerine sırtını dönmeyen, onlara kulak asan ve değerlendiren, son derece duyarlı yeni ve aç kuşaklara bırakıyor.

Sınıf mücadelesinde, özneler açısından da yeni bir döneme giriş yaptık.

Bize bakarak düşünelim: Burada, acımasızca ve orantısız güçlerce kuşatılmış Kürt kentlerinde, onurunu ve yaşadığı adaletsizliği sineye çekmeyeceğini hendeklerle ifade eden “fırtına çocuklarının” ve onların acısını içinde hisseden genç Türkiyeli kuşakların belini kırdığını sananları uyarmış olalım. Onlar değil, siz “vatanı kurtardığınızı” sanıp Türkiye’yi parçalıyor ve “tüccar imamlar oligarşisiyle el ele” aslında Şerefsiz Osmanlı’yı diriltiyorsunuz. Aklınız bu kadarına yetiyor. Oysa bu öfke ve direnci anlamadan, Türkiye coğrafyasında ot bile yeşermez artık. İyimserliğimiz şurada; yinelemiş olalım: Halk yığınları, kaos yayıldıkça, enkaz ağırlaştıkça, kurtuluş “tefekkürüne“, yani sosyalizmin mümkün olduğu fikrine daha açık bir hal alıyorlar. Eski hallerine benzemek istemiyorlar. Derine bakınca görebiliriz.

Ancak solun, sosyalistlerin, “devrimci durum” da dediğimiz böyle dönemlerde, halkların eski duyarsız hallerine uygun çağrılarda bulunmaları, bağımsız kurtuluş önerilerini geliştirmeyip eski önerilere (dinci, milliyetçi sırt sıvazlamalarına) dönmeleri, kendi gelişkin/geliştirici kimliklerini yok saymaları, en büyük tehlikedir. Kendini ve tarihselliği içinde inceltilmiş kurtuluş projelerini onun bunun kucağında tasfiye ederek yeni döneme hazırlanacağını, halkın ilgisini toplayacağını sananları felaketlerin en büyüğü bekliyor: Akıllarını tümüyle yitirmek...

Neyse...

Bu acılı ve yoksul ülkenin derinlerinden gelen sesler, bize, bambaşka bir dünyanın, sosyalist bir kuruluşun mümkün olduğuna dair sinyaller veriyor.

Oligarşinin sağırlaştığı yerde halklar bir mezbahadan geçer. Geçerken de bir kurtuluş ve yeniden kuruluş programına tüm antenleriyle açılır. Bu uzun sürmeyecek bir an’dır; böyle bir “moment”i israf etmemek gerekir. İsrafın ne anlama geleceğini Yugoslavya’dan Suriye’ye kadar geniş bir coğrafyaya bakarak görebilirsiniz.

Biz, canavarların görmediğini ve duymadığını görüp duyduğumuz için tehlikeli değil miyiz zaten? Yıkımın hık deyicisi fikirlerin, hani şu “vatan savunması”, “özyönetim” ve her cins “dinci-milliyetçi” bayağılığın, içinde debelendiğimiz tarih ve coğrafyaya gömülebileceği, yeni bir kuruluşun mümkün olduğu düşüncesine doğru itiliyoruz.

Örnek mi? Yüzlerce var; ama en son birini Dr. Cangül Örnek, hafta sonunda, kitabı hakkında Volkan Algan’ın sorularına verdiği yanıtlarla bu gazetede sergilemiş oldu. Türkiye’yi ve solunu imha etmeye kararlı oligarşik şiddete karşı, bir “kurtuluş tefekkürünün” de geliştiğini görüyoruz.

Bir aşkınlığın gerilim hattındayız.

2016’ya bu şiddet çiftinin eşliğinde girdiğimiz anlaşılıyor.