İçimizdeki hayvan, içimizdeki devrimci

30/10/2017 Pazartesi
İçimizdeki hayvan, içimizdeki devrimci

Katalonya bir meseleyi açık etti: Komşuna attığın taş seni de vurur. Komşuda pişer, sana da düşer. Daha doğrusu, komşuda pişirdiğini, er ya da geç sende de pişirirler. Servetine ve kalabalık nüfusuna güvenerek “Bize bir şey olmaz” diyen devletler bile, nasıl yanıldıklarını yavaş yavaş anlıyorlar. Özellikle de geçmişte çevrelerine böyle acılar yaşatanlar...

Sadece Batı Avrupa metropollerinden söz etmiyoruz, onlar da var artık, ama Türkiye tipi ülkeler çok daha fazla vardı bu kanlı oyunda.

1.

Bunların hepsi, Ankara dahil, Doğu Avrupa ve Balkanlar’da sosyalizm paramparça edilirken görev başındaydı. Şimdi çökertilen cumhuriyetin altında kalan, ama hâlâ milattan önceki milliyetçi (Türkçü) bir söylemle bu ülkeye çözüm ve refah getirebileceğini sanan NATO döküntüleri, hepsi, önce sosyalist ülkeler yıkılırken 1989-90’da, sonra da Yugoslavya haritadan silinirken özellikle 90’ların ikinci yarısında “eylemli” görev aldı. Ankara’nın örtülü ödeneklerinden solun, sosyalizmin silineceği coğrafyalara epey bir nakit aktı. Akmadı mı? Bir gün ortaya çıkacak bunlar. Ekim Devrimi’nden sonra çıktığı gibi.

Ankara’dan bavullarla Bosna’ya, Arnavutluğa ve diğer “mülkiyete susamış dinci-etnikçi tetikçilere” ne kadar dolar taşındı?

Misal: Komünizme karşı Avrupa’dan epey demokrasi desteği toplamış şu “demokrat” Süleyman Demirel veya Bülent Ecevit, acaba hiç para göndermiş midir Balkanlar’daki “demokrat Müslüman çevrelere”, o büyük dağılma sırasında?

Balkanlar ve tabii Arap dünyasındaki ayrılıkçılar, laik veya İslamcı Ankara’dan hiç mi destek almamıştı?

Bunların açık bir  yanıtı şimdilik yok, ama galiba bir yerlere alınmış notlar ve kimi tanıkların “anıları” var. Gün gelecek, kaos her yeri sardığında bütün hesaplar “faş edilecek”, tıpkı Büyük Ekim Devrimi sonrasında açığa çıkarılan gizli anlaşmalar gibi...

Bir zaman sonra, Türkiye’nin başına çöreklenmiş İslamcı tertipçilerin geçmişten bu yana yaptıkları gizli-açık anlaşmalar, gerçekleştirdikleri “tranfserler” yayımlanacak ve hangi Türk büyüklerinin hangi kaynaklardan sağladıkları destek paralarıyla nerede hangi “muzıratı” desteklediğini  öğreneceğiz.

AB’de bu konudaki hararet yeni yeni yükseliyor. Denetlemek iyice zorlaştı. Katalonya, Kuzey İtalya, Doğu Avrupa vs. ile sınırlı kalmaz bu.

Doğrudur, metropoller, başta da Berlin ve Paris, uzun süre böyle etnik ayrılıkçıların hedefinde değildi. Ama kriz acımasız bir süreç: Şimdi metropollerin zengin bölgeleri, AB’yi oluşturan her biri diğerinden daha demokrat ülkenin en demokrat bölümleri, ayrılmak için  can atıyor. Peki bu ayrılıkçıları şimdi hep devrimci olarak mı göreceğiz? Ya da bu ayrılıkçılarla çatışan merkez güçlerini tutucu? Kanlı bir kepazelik karşısındayız.

Ancak bizim gelmek istediğimiz yer, gerçekten farklı, kısmen de acımasız.

2.

Acımasız, çünkü bizim neden sınıf ve sosyalizmde ısrar ettiğimizi de anlamlandırıyor.  Sınıfsallıktan koparılmış etnik, dinsel, dilsel, cinsel, kültürel vs. “kimlikler”, bir çerçeve olarak kendi başlarına hep gericidir. Şimdi herkes ona oynuyor ve sadece kaos ekiyor.

Nasıl mı?

Tıpkı sınıflı toplumun erkeği ve kadını gibi. İdeolojik sürümlerden söz ediyoruz: Erkek, içindeki baskıcı canavarla, kadın da içindeki eşitlikçi ve özgürlükçü ateşle tanımlanabilir. Bu tanımların üzerine bir başka zaman gideriz.

Benzer bir durum 37 gericilik yılında Türklük ve Kürtlük için de söz konusudur: Türkler, Türklüğü bir silah olarak kullananlar, içlerindeki baskıcı canavarla tanımlanabilir. Ezilen Kürt halkı ise içindeki eşitlik ve özgürlük arayışıyla. Çok kaba olarak böyle.  

Bu çerçeve içinde, şöyle bir insani mücadele ortaya çıktı: Devrimci Türkler, komünist Türkler, on yıllar boyunca burjuvazinin yönlendirdiği, içlerindeki bu kaba, gaspçı, hırsız hayvanı etkisizleştirmeye çalıştılar. Devrimci Kürtler, yani kurtuluşun sosyalizmle ve emekçi Türk halkıyla el ele getirilebileceğine inanan Kürtler de Türkçülüğün ezmeye çalıştığı içlerindeki  o sönmeyen eşitlikçi, özgürlükçü ateşi serbest bırakmaya çalıştılar.  

Fakat sosyalizmden uzaklık, bu iki ruhu birbirine benzetti. Türklerdeki baskıcı, uşak ve gaspçı ruhu üstlenen, buradan feraha çıkacağını sanan mülk sahiplerinin güdümündeki Kürtler, artık açıkça Türkler ve Türkçülerle birlikte AB ve ABD güzellemeleri (Trump olmazsa Obama) eşliğinde kaos ekimine katkıda bulunmayı iş sanıyor.

İslamcı Ankara’nın güdümündeki Türkler de, yapıştırma bıyık gibi ağızlarında yarım yamalak bir emperyalizm lafı, oligarşinin şu veya kesiminin güdümünde, içlerindeki canavarı daha da serbest bırakarak Türkiye’ye huzur getireceğine inanıyor.

Bütün bu çerçeveden sadece oluk oluk kan çıkar.

Türkler ve Kürtler, içlerindeki ortak eşitlik ve özgürleşme duygusunu, el ele, sosyalizm için serbest bırakmazsa,  şimdi artık metropolleri de vuran bu etnik, dinsel, cinsel, kültürel vs. delirmenin katmerlisi tüm coğrafyaya yayılacaktır.

3.

Hiç saklamadık ki: Devrimci Türk, mülk sahiplerinin Türklüğüne yapıştırdığı o faşist, gaspçı, baskıcı hayvanı öldürebilen, en azından etkisizleştirebilen, bunu da ancak devrimci Kürtlerle el ele yürürse gerçekleştirebileceğini bilen cüretkârdır. AB’nin, ABD’nin dışında bir gelecek kurgusu olabilendir. 

Devrimci Kürt ise içindeki o hiç söndürülemeyen özgürlükçü ruhu , devrimci, sosyalist Türk kardeşiyle birlikte sosyalizme taşıyabilendir. AB’den, ABD’den, Rus oligarklarından yardım dilenmeyi reddedebilendir.

İkisi de zor. Çünkü ikisi de alışılmış Türk ve Kürt tariflerini ıskartaya çıkarıyor.

Ama metropollerin de ayrılıkçılık cehenneminde kızartılmaya başladığı bir zamanda, şu kesin: Sosyalizm zemini dışında halkların birlikte yaşaması mümkün değil.

Bizim, Türkiye’deki cumhuriyetçi yükselişin Büyük Ekim Devrimi’nin bir türevi, yansıması  olduğu yolundaki ısrarlı tutumumuz, boş bir hayranlığın ürünü değildir. Ama biz bunu hep bizden doğacak yeni bir devrimci katkının öncülü olarak gördük, başkalarının gölgesinde “hazıra konma”, memurluk yapma siyaseti saymadık.

Öyle bakanların halini Nabi Yağcı ve adamlarına, onların günümüz Türk-Kürt versiyonlarına bakarak görebilirsiniz.

Biz çok başkayız.

Galiba şunu gördüğümüz için başkayız: Türkiye’yi sadece sosyalizm taşır, ona sadece sosyalizm yakışır; cumhuriyetçiliğin başka hiçbir yolu, yordamı kalmadı artık.