Her şeyi değiştirerek her şeyi aynı bırakmak

27/02/2017 Pazartesi
Her şeyi değiştirerek her şeyi aynı bırakmak

Her şeyin değişmek zorunda olduğunu, acaba sadece biz sosyalistler mi görüyoruz?

Onlar da görüyor ve biliyor: Mülkiyet rejiminin sahipleri ve akıl hocaları...

Tam karşımızdakilerin, hadi adını da verelim, sermayenin, bu mevcudu korumak için bir altüst oluş sahneleyebileceği, bir sınıf aklıdır ve orada yeterince var. “Tüccar imamlar ahmaktır” diyoruz da, bunların malları söz konusu olduğunda zekâlarının keskinleşeceğinin farkında olarak diyoruz bunu. Yani ahmaklıkları da bir yere kadar. Düşmanımızı küçük görmeyelim, bu, kendimizi küçük görmek anlamına gelir toplumsal mücadelede. Nicos Poulantzas’ın toprağı bol olsun... Neyse...

Olan bitenin farkında olduğumuz için zaten, her altüst oluşun önünde takla atmıyoruz.

Sermayenin aklını hiç yabana atamayız.

Nerede miyiz?

Tarihe gecikerek, Giorgio Bassani’nin dikkati sayesinde ve ölümünden sonra girebilmiş ünlü İtalyan yazarı Giuseppe Tomasi Di Lampedusa’nın “Leopar” romanının başlarında Tancredi’nin Salina’ya söylettiği şey işte: “Her şeyin olduğu gibi kalması gerekiyorsa, o zaman her şeyin değiştirilmesi gerekir.”

Sanat her zaman siyasettir ve siyaset, son tahlilde bir yanıyla mutlaka sanattır.

O zaman, şimdilerde Batı medyasında da yerli yersiz kullanılan bu saptamayı tam tercüme etmek zorundayız: Sermaye, mevcut özel mülkiyet rejimini korumak için böyle kilit zamanlarda ve dönemeçlerde, şu mahut referandumda mesela, buna sarılır. Her şeyi değiştirmiş göstererek, temel rejimi, özel mülkiyet rejimini korumuş olacağını bilir.

Neden bilmesin?

Bilmese, yönetici sınıf olmanın hakkını verebilir mi?

Bizdeki tüccar imamların bile, sermaye sınıfının militanları olarak, bu ferasetten nasiplenmiş olabileceğini düşünmek zorundayız.

Buradayız. Bizim Hayır’ımız, şu referandum oyunundaki tutumumuz, her şeyi korumak için her şeyi değiştirmek zorunda olduğunu bilen burjuvazinin veya oligarşinin elindeki kartları görmemizdendir. Yetmez, hiç yetmez, ama biz bu islamofaşist sürüye “Hayır” diyoruz ve bununla hangi kapıların açılabileceğini iyi biliyoruz. Bize açılacak kapılar kadar sermayeye açılacak kapılar da var. Onları gördüğümüzü şimdiden söyleyelim. Söyleyelim ki, parti olmakla, “sol cemaat“ şımarıklığı arasındaki farkı ciddiye aldığımızın altını çizme hakkımızı koruyabilelim.

Ne midir?

Türkiye sermaye sınıfı, dincisiyle laikiyle, Türk’üyle Kürt’üyle, hep birlikte, giderek derinleşen ve sertleşen toplumsal kriz karşısında, üst yönetim katlarında açıkça bunu düşünüyor: Her şey değişmeli ki, her şey, yani özel mülkiyet rejimi aynı kalabilsin, sosyalist bir dönüşüm tehlike olmaktan çıksın.

Buna hazırlar.

Şu anda AKP karşıtı hareketin büyük bölümünün trajedisi, biz hariç, böyle bir oyunun parçası olduğunu kabul etmek istememesinde yatıyor. “Biz hariç” dedik: Önemli bir kesimin de, sosyalizme karşı konuşlanmış olanlar özellikle, böyle bir oyunun parçası olduğunu topluma sızdırmak istemediğinin farkındayız. Bizim gerici bir sloganı tersyüz ederek söylediğimiz “Yetmez ama Hayır” sloganı, Türkiye sermaye sınıfının, her şeyin aynı kalması için, tıkanan kapitalizm oyununda artık dekorların ve oyuncuların, hatta figüranların bile değişmesine onay vermeye başladığını fark ettiğimizin ifadesidir. 17 Nisan’da başlıyor bizim işimiz. Öncesi, bu “Hayır” mücadelemiz falan, asıl mücadeleye bir yeni “mukaddime” sadece.

17 Nisan’da sosyalizm bir tehdit, bir yakın tehlike olarak sahne alabilir mi?

Biz, ona bakıyoruz.

Oligarşik yapısı hepimizin malumu Türkiye sermaye sınıfı, mülkiyet rejiminde bir değişikliğe, yani işçi sınıfından yana ve kamu mülkiyeti esasında bir toplumsal-siyasal dönüşüme kapı açmamakta, bunun için de bazı “sol” hezeyanları, aktör ve cemaatleri kullanmakta kararlıdır. Can Dündar’dan Kemal Kılıçdaroğlu’na, “Aziz Nesin’in gelini ve oğullarından” sağcı Die Welt’in “pek devrimci” muhabiri Deniz Yücel’e kadar, çok geniş bir çevreyi böyle görmeye mecburuz. Bunlar, bu yeni oyunun gönüllü aktörleri... Bazıları alçakça baskılar da görüyor elbette: Cumhuriyet yöneticileri, Ahmet Şık, Deniz Yücel ve binlerce muhalif... Bu geniş bir çerçevede olanlar malumumuz, ama sonuçta insanlar muhalif renkleriyle de bir kirli mülkiyet oyununda kullanılabiliyorlar veya -içlerinden bazıları- bu kirli oyunu bir kariyer basamağına dönüştürme hesapları yapabiliyor. Bütün bunları görüyoruz, görmeyelim mi?

Türkiye sermaye sınıfı, fena dağılan böyle bir çerçevede Erdoğan kartının yırtılmasına fazla itiraz etmeyecektir. Kartların yeniden karılarak oyunun devam etmesine Türkiye kapitalizminin büyük bir itirazı yok. Berlin’in artık gizlemediği, ancak daha çok medya ve halka söylettiği tepkisi de öyle bir tablonun içinde anlam kazanıyor.

Bizim “Hayır”ın gerçekten hayırlı bir kapı açabilmesi için, solumuz içinde de kartların yeniden dağıtılması gerekecektir. Öyle de oluyor zaten. Türkiye soluna, yani “sol cemaatlere” parti kimliğiyle ayar veren bir kurumun varlığı, yeni bir durumdur.

O zaman, söyleyelim: Bahçeli ve Kılıçdaroğlu ile Erdoğan ve -şu anda elbette alçakça bir baskıya maruz bırakılan- Demirtaş arasında temelli hiçbir ayrım yoktur. Bunların hepsi özel mülkiyet rejimini korumak için, yani her şeyin aynı kalması için her şeyin değişmesi gerektiğini söyleyen birer Tancredi’dir.

Biz de bu oyundayız, tamam, ama biz oyunu bozmak için buradayız.  Karşımızdakilerin, her şeyi değiştirerek her şeyi koruyacağını iyi bilen bir sınıfın militanları olduğunu bilmek, suç mu? Göreceğiz.