Cehennemimizde son mevsim?

30/03/2020 Pazartesi
Cehennemimizde son mevsim?

Bırakın 2008'den itibaren Avrupa'nın da boğazını sıkan finans krizini, 1929 ve sonrasını bile gölgede bırakacak bir krizden geçiyor dünya kapitalizmi. Bunu sadece kapitalizm düşmanı “kötü niyetli bizler” söylemiyoruz. Kapitalizm yerine demokrasi, özellikle de bizdeki azgelişmiş uşakların ağzının suyunu akıtan şu saçma sapan “Avrupa demokrasisi” meftunları da söylüyor. O demokrasinin sahipleri zaten son derece açık yürekli. Durum, vahim.

Ancak durum sadece zayıf halka Türkiye ve benzerlerinde değil, zenginliğin en merkezinde, metropollerde de vahim. Misal: “Jeoekonomik güç” Almanya, ki Türkiye ekonomisi göbeğinden ona bağlıdır, öncü sarsıntıları etkisiz kılmaya çalışıyor. Başarılı olması çok zor. Hatta mümkün değil. Birçok şeyin altüst olacağı şimdiden ortaya çıktı.

Gerçekten de bu yapının (“neoliberal AB ve demokrasilerinin”) yerle bir olacağını, sosyalizmin en kanlı bıçaklı düşmanları, ana akım medya ve yüz binler satan bestseller yazarları da kabulleneli çok oldu. AB'nin neoliberal darkafalılığın dışına çıkması ise tanımı gereği mümkün değil.

Aralarında faşistoid ve yer yer faşist AfD tipi partilerin teorisyenleri de var. İktidara gelmeyi düşündükleri ve yeni bir faşizm türünü masaya ve büyük sermayenin akıl defterine sürmeye çalışacakları anlaşılıyor. Örneğin eskisi kadar antisemitik olmayacakları kesin. Kitapları, YouTube'daki hesapları pek revaçta. Ortalık Carl Schmitt'ten geçilmiyor. Bazıları Brecht'i bile kullanıyor...

Peki bütün bu kargaşanın nedeni, tek bir virüs olabilir mi?

BİZE BİR “KEÇİ” LAZIM

Kimileri için, sermaye diyelim, nedeni koronavirüste aramak, son derece işlevsel. Böyle bir günah keçisi olmazsa, halkların başbelası olduklarını itiraf etmek zorunda kalırlar ki, bunu yapamazlar. Dolayısıyla bu bahaneye dört elle sarılmaları, “eşyanın naturasına” uygundur. Yalan da değil; ortada bir hain virüs var. Somut, ortada. Ama rasyonel düşünebilenlerin, özellikle de sosyalizmi tek çare sayanların, yine de bu gerekçeyi ciddiye alması mümkün değil.

Bu, ne demek mi? Bu, hızla derinleşen yeni krize sosyalizm (başta “merkezi plan”) dışında çare arayanların, büyük yıkımın bizzat yaratıcıları arasında olduğunu kabullenmeleri demek.

Biraz ağır olacak, ama söylemek zorundayız: Bu krizin yaratıcıları ve sürdürücüleri arasında, sosyalist bir kopuş ve yeniden kuruluş dışında, daha açığı sosyalist bir iktidar dışında arayışı olan muhalifler çok önemli bir ağırlık taşıyor. Sosyalist cumhuriyetlerin yıkımını çeşitli gerekçelerle göbek atarak karşılayanlar ve onların demokrat mirasçıları mesela. Biz, buralarda çok sık “1917 ortadan kalkarsa, onun bir sonucu olarak doğmuş 1923 de ortadan kalkar, er ya da geç” demiştik. Benzer bir kaderi sosyalizm sonrası Avrupa da yaşayabilir. Neyse...

Biz bugüne bakalım ve soralım: AB'nin kaymağını yiyen ve koronavirüsle mücadelede bazı aklıevvel muhaliflerin hayranlığını pek erken kazanan bir metropol, Büyük Almanya, gerçekten masum mu? Ortada finans sektörünü çok aşan, reel ekonomiyi vuran bir kriz var. (2008 krizinden farkı burada zaten: Reel ekonomi ve efektif talep bombalanıyor.) Alman ekonomisi, AB'yi sanayisizleştiren bir korkunç güçtür; hatırlatmış olalım. Karşılıksız trilyonlarca dolar ve avronun dünya piyasalarına yağdırılmasını önerenler, başta bir önceki Avrupa Merkez Bankası Başkanı Mario Draghi, “Yoksa 1920'lerden beter duruma düşeriz” diye ağlaşıp duruyor. Aynen böyle söyleyebiliyorlar.

Dünyayı karanlık, çok karanlık bir dönemin beklediğini başka nasıl itiraf etsinler?

Bu karanlığın ve eli kulağında depremlerin nedeni olduklarını bizzat ilan edecek halleri yok ya.

Sosyalizmden arta kalmış bir dünyada, büyük yıkımın ceremesini yoksul halkların ve hanelerin daha “rahat” çekeceğine, yani “demokratik terbiyeden geçmiş” kitlelerin büyük bir sorun çıkarmayacağına inanıyorlar. Ama korkularına engel olamıyorlar.

O zaman ne olacak? Er ya da geç, kendiliğinden bir sosyalizm mi gündeme gelecek? Böyle bir şey olmayacağını, cehennemin sürgit bir nitelik kazanacağını jakoben geleneğin sürdürücüleri 1902'den beri (“Ne Yapmalıcılar”) söylüyor ve yazıyordu. Ömürleri sosyalizm adına sosyalist deneyimlere küfretmek veya en azından ilenmekle geçmiş bugünün demokrat uşakları, masaya bir 21'inci yüzyıl sosyalizmi mi sürecek? Avrupa demokrasisinin ventili “Sol Parti” komedilerinin ve onun kanlı komedyenlerinin biri bitmeden diğeri azgelişmiş ülkelerde de masaya sürülmüyor mu?

Zayıf halkalardaki kopuşu engellemenin bir başka yöntemi olmadığı biliniyor çünkü. Her geçen gün daha da derinleşen bu son krizin, gerçekten sosyalist bir meydan okuma ve atılım dışında, “barışçıl” bir çözüm şansının bulunmadığını kimler kabullenebiliyor? Türkiye'ye bakalım: Türk ve Kürt sosyal demokratlarının, daha doğrusu bu oluşumların en üst yönetim katlarındaki mafya çeteleri arasında kendisine yer bulacağını sanan muhalif solcuların, buralarda kendilerine bir yer buldukları açık da, herhangi bir çözüm bulduklarını kim söyleyebilir? Maliyeti yoksul halkların sırtına yükleyen bu şımarıklar, muhalifmiş gibi piyasada dizginleri elinde tutmaya çalışıyor. Sadece bizde değil, zengin mutfağında da...

DEMOKRASİLERDE FAŞİZAN ÖNLEMLER

Emperyalist demokrasilerin merkezlerinde, daha önce kimsenin aklına bile gelmeyen önlemler alınıyor, sokağa çıkma yasakları ilan ediliyor; sağlık sistemlerinin, mesela 2011 sonrasında İtalyan sağlık sisteminin nasıl çöktüğüne akıl erdirmeye çalışıyorlar. O sağlık sistemi daha önce yeterliymiş, öyle deniyor. Fransa ve İspanya gibi büyük ekonomiler kağşamaya başladı, Almanya bile havlu atmak üzere. Sorun mu?

Şu: İnsanlar eski reel sosyalist deneyimleri daha sık hatırlıyorlar. Kriz derinleştikçe, reel sosyalizme küfürle solculuk yapmak zorlaşacak. Çünkü o beğenilmeyen reel sosyalizmin böyle basit sorunları nasıl çözdüğü akıllara daha sık geliyor. Reel sosyalizmin kırıntılarıyla emperyalist dünya sistemine eklemlenen Rusya ve Çin bile metropolleri sarsıyor. Sosyalizmin yüz akı kalabilmiş küçük Küba manşetlerden inmiyor insani başarılarıyla.

Kapitalizmin anayurdunda (Avrupa) ve kulağı geçen boynuz ABD'de, müthiş bir korkunun halka yayıldığını görmezlikten gelemeyiz.

Ya Türkiye?

Zayıf halka Türkiye'de sistem pek beklemediği bir depremle karşı karşıya artık. Bizim gibi sosyalizm delisi muhalifler bile “Yıkıcı bir depremde bu İslamcıların iktidarda kalmaları mucize olur” diye düşünürken, bir virüsün tüm ülkeleri vurduğunu gördük. Yıkıma tanık olan kapitalist yolcu “solcular”, metropollerdeki gibi, zayıf halkanın kurtuluşunun milliyetçi, “ılımlı laik” sosyal demokratların elinden olabileceğine iman etmiş durumdalar. Sosyalizm dışında her şey mubah yani. Solculuk adına...

BORÇ BATAKLIĞINDA PATLAMA

Burada hep bağırdık: Bu krizin ha bugün ha yarın patlayacağını, emperyalist-kapitalist sistemin borç batağında debelendiğini, bir yıkımın kaçanılmaz olduğunu herkes biliyordu. Uluslararası Ödemeler Bankası (BIZ), hani Basel'deki şu “merkez bankalarınının merkez bankası”, 2008'deki borç krizinden bu yana , borçlanma oranında dünya GSYİH'sının yüzde 180'inden yüzde 220'sine tırmandığını ilan etmişti. Bu işin gizlisi saklısı yok. Bu borçların, yani korkunç tutarlarda bir parasal sermaye birikiminin değersizleştirilmesi veya “etkisiz hale getirilmesi” şart. Ölümden söz ediyoruz, dikkat.

İnsanların, şirketlerin, devletlerin borç toplamıdır burada söz konusu olan. Bunu paraya şöyle tercüme edebiliriz: Sistemdeki paranın reel karşılığı, yani mal ve hizmet cinsinden bir karşılığı yok. IMF, yıllardır kendi jargonu içinde, borç dağının dünya ekonomisinin üzerine yıkılacağını bağırıp duruyordu. Benzer bir parasal sel baskını ve sonuçları için 1920'lere bakılması gerektiği kapitalist yolcu yorumlarda da çok sık vurgulanıyor.

2008'den beri bitemeyen krizde bütün devletler delirmiş gibi bu borçlanma ateşini harlı tutmak zorunda kaldılar. Bugünü hazırladılar.

Borçlanarak, yani karşılıksız para yaratarak dünya ve Türkiye ekonomisinin sürdürülmesi, acaba bir virüs sayesinde imkânsızlaşıverir mi? Yoksa koronavirüs, zaten çökmüş piyasaları küresel ölçekte daha da dağıtmış olmadı mı? O zaman işsiz-gelirsiz milyonların kira veya ipotekli kredi ödemeleri yapması mümkün değil. Turizm zaten yerle bir. Sadece bu birkaç sektör ve onlara bağımlı sektörler, sistemin altüst olmasına yeter de artar bile.

Yine biz: Türkiye ekonomisinin sıfırladığını herkes görüyor. Ama Almanya Avrupası'nın da kendisi yardımı muhtaç haldedir. Sorun, bu.

Aslına bakılırsa, İslamcı Erdoğan ve diğer tüccar imamlar, demokratik metropollerden farklı bir yol izlemiyor. Bakmayın birbirlerinden hoşlanmadıklarına. Sonuçta kendilerine günah keçileri yaratmak zorundalar. Bir kayıkçı dövüşüdür siyasetten anladıkları. Hepsi kirli ve kanlı bitecek bir cepheleşme maskaralığı içinde “medar-ı maişet motorunu” yürütmeye çalışıyor.

Küresel finans krizinin ilk patladığı 2007-2008 dönemecinden sonra (ve hâlâ) devletler, gerek bankaları gerekse benzeri alacaklıları, milyarlar dökerek kurtarmadı mı? Şu son birkaç haftada ABD ve AB'de piyasalara yağdırılan trilyonlar, ki bu bombardımanın arkası da var, söz konusu “reçetenin” güncel ve küresel olduğunu gösterdi. İslamcısı, Hıristiyan köktencisi, neofaşisti, yeşili, liberali ve sosyal demokratı, hepsi, aynı ipe asılıyor.

O zaman piyasaları yeni trilyonlar, yani yangınımızı yeni benzinler bekliyor.

SAVAŞ VEYA İÇSAVAŞLAR ZAMANI

Tekrar olsun: Sistemi kurtarmaya çalışanlar ve sistem içi bir kurtuluş olduğuna iman edenler, hep birlikte bir sermaye imhası yaratmak zorundalar. Bu, savaş demek. İsteyen sürekli içsavaş olarak da anlayabilir. Deflasyondan hiper enflasyona geçileceğini herkes bir biçimde söylüyor; bu, nasıl sonuçsuz kalabilir ki? Kitlelerin her daim sessiz bekleyeceği de bir başka masal.

Bütün bu söylentiler, “bulgular”, sisteme karşıymış gibi yapan bestseller yazarların elinde kitaplaşıyor. Birkaç haftalık bir sürede kitabı aniden Almanca konuşulan dünyanın yayın barometresi sayılan “Der Spiegel Bestseller” listesine ikinci sıradan giren bir kitap ve yazarı, bizleri neyin beklediğine bir örnektir. Sosyalizmi bir barbarlık olarak gören Markus Krall'ın “Yurttaş Devrimi” diye de çevrilebilecek kitabı (“Die bürgerliche Revolution”), güya sisteme karşıymış gibi konuşlanıyor, tipiktir, ama tek derdi bu gidişle Avrupa'nın İslamcılarla birlikte antifaşistlerin, yani komünistlerin eline geçmesidir. Uyarısı ona. Merkel'e düşmanlığı da ondan. Yalnız değil: Max Otte, Marc Friedrich, Matthias Weik, Dirk Müller vs. hep benzer tellerden çalan “sistem muhalifleri”. Peynir ekmek gibi satılıyor kitapları. İngiliz, Fransız, İtalyan pazarlarında da benzerleri veya ruh ikizleri çok olmalı. Türkçeyi şimdilik bırakalım.

Dedik ya, ortalık Carl Schmitt karikatürlerinden geçilmiyor.

Büyük sermaye çok korkuyor. Tek şansının bu sol gibi duran-vuran, ama sosyalizm düşmanı şu düzen içi sol olduğunu iyi biliyor. Zaten de oradan işliyor.

Koronavirüsün asıl anlamını buradan başlayarak sorgulayabiliriz. Her durumda, hızla derinleşen bir ekonomik ve toplumsal krizin içindeyiz. Bu cehennemin çıkışında cennet falan da bulunmuyor. Sınıflı toplumlarda cehennemin biri biter diğeri başlar. Sosyalizmsizliğin kaderidir.